Kıyas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıyas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2017 Çarşamba

İslam Fıkhı'nın Kaynakları (6)

İslam Fıkhı'nın Kaynakları 
Âlemlerin Rabbi, mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah’a hamd, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlüne salât ve selam olsun.
Allah’ın selâmı, rahmeti, yardımı ve bereketi Allah’ın davası ve mazlum ümmetimizin kurtuluşu uğrunda mücadele eden tüm kardeşlerimizin üzerine olsun.
Geçen sayımızda, Kıyas’ın manası ve şartları üzerinde durmuştuk. Buna göre usulüne uygun yapılan bir kıyas ümmet için bir rahmettir ve kıyamete kadar zuhur edecek olan her yeni meseleyi, Allah ve Rasûlü’nün istediği doğrultuda bir hükme bağlayabilmenin yoludur.
Gerçekte Kıyas’ın mânâsı, nass’ların uzanabildiği bütün sahalara tatbik edilmesidir; nass’lara bir şey ilave etmek değil, onları tefsirdir. Kıyas, mevcut olmayan hükmü var kılmak değil, (mevcud hükmü) ortaya çıkarmak (izhâr etmek)tir. Müctehidin işi ise yeni bir hüküm icad etmek değil, sadece hükmün “illetini (sebebini) anlamak ve kendisine kıyas edilen asıl mesele ile aynı özelliği taşıyan yeni meselenin sebep ile hükümde müşterek olduklarını açıklamaktan ibarettir. Böylece her ikisinde de aynı hüküm ortaya çıkmış olur.
İmam Şafiî, kıyas hakkında şöyle der: “Müslümanın karşılaştığı her meselenin zarurî bir hükmü vardır. Eğer bu hüküm açıkça mevcutsa aynen ona uyması, değilse hakîkate uygun şekilde içtihad yaparak ona olan delaleti araması gerekir.”1 Yani şer’î hüküm, ya nass (âyet-hadis) ile bilinir; İmam Şafiî bunun için “ayniyle hak” tabirini kullanır yahut da nass’ın mânâ ve amaçlarını araştırmakla anlaşılır; bu da Kıyas ile olur.
İmam Şafiî, sahâbî ve âlimlerin Kıyas’a göre amelini şöyle özetlemiştir: “Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın asrından günümüze kadar fakihler, din işlerindeki bütün hükümlerde Kıyas’ı kullanmışlar, hakkın benzerinin hak, bâtılın benzerinin de batıl olduğunda icmâ’ etmişlerdir. Buna göre hiç kimsenin Kıyas’ı inkâr etmesi caiz olmaz; çünkü kıyas, olayları birbirine benzetme ve bu bakımdan aynı hükme varmadır.”
Kur’an-ı Kerim’de de, fiil ve sıfatların benzediği hallerde hükümlerin eşit olması ilkesinin kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ; “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirler için de bu âkibetin benzeri vardır.”2 âyeti, birbirine benzeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olduğunu belirtmektedir.
Şu iki ayet de birbirine benzemeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olmadığını göstermektedir. “Yoksa kötülük isteyenler, ölümlerinde ve hayatlarında kendilerini, iman edip yararlı işler işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.”3
Bu âyet-i kerîmelerden anlıyoruz ki Kur’an, aklın eşitlik kanununu en güzel şekilde uygulamakta, benzer şeylerin aynı hükme ve birbirine benzemeyen şeylerin de ayrı hükümlere bağlı olduğunu beyan etmektedir.
Akıl açısından bakıldığında mantıklı görünen bu yöntemin elbette ki Kur’an ve Sünnet’ten de delilinin olması şarttır. Çünkü konulacak hüküm, insanları dinen bağlayacak ve helal-haram noktasında bir ölçü olacaktır. İslam âlimlerinin cumhuru (çoğunluğu) kıyası delil olarak kabul etmiştir. Bunun için de Kur’an ve Sünnet’ten bir takım deliller ileri sürmüşlerdir.
Nisa Sûresinde Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden buyruk sahibi (ulu’l emr) olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve Peygamber’e iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Peygamber’e havale edin.”4 Allah Rasûlü zamanında anlaşılmayan bir meselede konuyu Allah ve Rasûlüne havale etmek-götürmek, O’na başvurup hükmünü açıklamasını istemek demekti. O halde Efendimizin vefatından sonra Allah ve Rasûlüne havale etmek nasıl olacaktır? Ayetin hükmünün sadece o zamana ait olduğuna dair bir delil de yoktur. Yeni bir meselede bir şeyi Allah’a ve Peygamber’e havale etmek, mevcut hükmüne başvurmaktır. Bu ise Kur’an ve Sünnetin işaret ettiği amaçları bilmekle olur. Hükümlerin sebeplerini tespit edebilmek ise kıyası mümkün kılar. Çünkü sebep tespit edilmeden kıyas yapabilmek mümkün değildir.
Kur’an-ı Kerim’in bazı hükümlerin sebeplerine işaret ederek, hükümlerin güttüğü amaçları açıklaması da kıyasın yolunu açmak demektir. Mesela, Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın, oğulluk edindiği Zeyd b. Harise’den boşanmış olan Zeyneb Radıyallahu Anha ile evlenişinin sebebi Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “... Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde onu (Zeyneb’i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu eşlerle evlenmeleri hususunda mü’minlere bir zorluk olmasın.”5 O dönemde, evlatlıklar birçok konuda öz evlat gibi kabul ediliyor ve evlatlığın eşi öz gelin gibi kabul edilerek, oğulluğunun boşadığı kadınla evlenmek doğru görülmüyordu. Ayet Efendimizin Hz. Zeynep’le evlendirilmesinin sebebinin bu yargıyı kaldırmak olduğunu ifade ederek, hem hükmün sebebini hem de İslam’a göre, evlatlığın öz evlat hükmünde sayılmadığını açıklamış olmaktadır.
Yine Kur’an’da İsrailoğullarına bazı güzel rızıkların haram kılındığı, bunun sebebinin ise, onların kendilerini şehvetlerine düşkün olmaktan korumak için olduğu şöyle beyan edilmiştir: “Yahudilerin zulümlerinden ötürü kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık.”6
Başka bir ayette Kur’an, içki ve kumarın yasak edilişinin sebeplerini şu âyet-i kerime ile açıklar: “Şeytan, ancak içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmak ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”7
Bu ayetlerde verilen hükmün sebebine de dikkat çekilerek, sebep tespiti yapmaya teşvik edilmiş ve yol gösterilmiştir.
Sünnet de aynı şekilde hükümlerin ta’liline* işaret etmiş ve bir kısım hükümlerin illetlerini (sebeplerini) açıklamıştır. Meselâ; Peygamber Aleyhissalatu Ve-s Selam başkasının evine girerken izin istemenin illetini, “izin, göz için emredilmiştir.”8 hadisiyle beyan etmiştir. Demek ki başkasının evine giren kimsenin görmesi hoş olmayan bir şeyle karşılaşmaması için müsaade istemesi gerekli görülmüştür. Bu hadis, başkasının evine izinsiz girme yasağının hikmetini belirtmektedir.
Başka bir hadiste Peygamber, Aleyhissalatu Ve-s Selam önce sahâbîleri, kurban etlerini saklamaktan nehyetmiş, sonra bunu onlar için mübah kılmıştır. Nehyedişinin sebebini de şöyle açıklamıştır: “Memleketimize gelen aç ve azığı bulunmayan göçebeler (daffe) için sizi ondan nehyetmiştim.”9 Demek ki ihtiyaç içinde bulunan göçebelerin geldiği yılda, kurban etlerini evde saklamak haram kılınmıştır. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç bulunmazsa, kurban etlerini saklamakta bir sakınca olmaz. Bu da illet’in mevcud olup olmamasına göre nass’a uymak demektir. Yani, illet bulununca hüküm bulunmakta, illet bulunmayınca hüküm ibahat (mübahlık) ifâde etmektedir. Bu ayet ve hadislerde hükümlerin sebebinin zikredilmesi o hüküm ile aynı sebebi taşıyan diğer meselelere de aynı hükmün geçirilebileceğini gösterir. Aksi halde sebebin bildirilmesinin bir manası kalmamaktadır.
Hükümlerde Kıyas’ın sübûtu üzerinde sahabîler icmâ’ etmişlerdir. Yani sahabîler, hükmü bilinmeyen bir meselenin hükmüne kıyas yoluyla ulaşabilineceğinde görüş birliği içindedir.
Hz. Ömer, Ebu Mûsâ el-Eş’ârî’ye, kıyas’a başvurmasını emrederken mektubunda şöyle demiştir: “Birbirine benzeyen şeyleri iyi anla, sonra ona göre olayları kıyas et!” 10
Bunlardan anlaşılıyor ki kıyas’ın İslâm hukukunun kaynaklarından birisini teşkil edişi Kitab’la, Sünnetle, sahâbîlerin icmâ’ı ve onların fakihlerince istinbat (delil elde etme) metodu olarak kullanılmasıyla sabit olmuştur.
Bu anlatılanlara ilaveten Kıyas’a bir de misal verelim. Hükmü hakkında nass mevcud olduğundan Cuma Namazı ezanının okunduğu vakitte alım satım yasaktır. Nass, Yüce Allah’ın “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye gidin. Alış verişi bırakın”11 sözüdür. Hükmün illeti, alış verişteki namaza gitmeyi engelleyen ve namazın kaçırılması ihtimalini taşıyan keyfiyettir. Bu illet, Cuma Namazı vaktindeki kiralama, rehin yahut nikâh (ve diğer bunlara benzer) muamelelerde de bulunduğundan, alış verişe kıyasla bu tasarrufların da hükmü, onların yasaklanışları olur.
Yalnız unutulmamalıdır ki hakkında hüküm olan bir meselede Kıyas ya da her hangi bir ictihadda bulunmak asla caiz değildir. Bu Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmek ve Kur’an’ı tahrif etmek demektir.
Âlimlerimiz bu konulara son derece hassas bir şekilde yaklaşmışlar ve hikmetini anlayamadıkları konuların aslını muhafaza etmeyi esas olarak kabul etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun. 14 asırdır bizleri aydınlatan ve aydınlatmaya devam edecek olan böyle kıymetli bir mirası bizleri nasip eden Rabbimize hamdederek sözlerime son veriyorum. Allah’a emanet olun.
1- Er-Risale, s. 477
2- Muhammed (Kıtal), 10.
3- Câsiye, 21.
4- Nisa, 59
5- Azhâb, 37
6- Nisa, 160
7- Mâide, 91
8- Buharı, Diyât: 23, Libâs: 75
9- Müslim, Adâhî: 28; Buharı, Adahî: 16
10- el-Mebsut, c. XVI, s. 62, 63.
11- Cuma 9

20 Kasım 2013 Çarşamba

İSLAM FIKHININ KAYNAKLARI (5)


Kıyas:
Alîm ve Hakîm olan Allah’a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun. Ve yine selam bu kutsal emaneti taşıma uğrunda çalışan, okuyan, anlayan ve yaşayan tüm kardeşlerimizin üzerine olsun.
Kur’an, Sünnet ve İcma gibi sağlam temeller üzerine kurulan ahkâm binası, insanlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayan eşsiz içeriği ile Efendimiz Aleyhis Salât-u Ve-s Selam’ın çağından itibaren tüm çağlara ışık tutmuştur ve tutmaya devam etmektedir. Öyle ki; bu hazinenin farkında olan sahabelerden İbni Abbas Radıyallah-u Anh bu hakikate dikkat çekerek; “Ayakkabımın ipini kaybetsem Kur’an’da ararım” 1 demektedir. Yüce Rabbimiz “Biz bu kitapta eksik bırakmadık2 buyurarak kullarının müreffeh bir hayat yaşamak için ihtiyaç duyacağı her meselenin hükmünün belirtildiğini ve izahının verildiğini belirtmiştir. Her türlü sıfatında kemal sahibi olan Rabbimiz kullarına her açıdan kâmil bir din göndermiştir. Fakat zaman değiştikçe değişen bazı araçlar ve gelişen yaşam şartları ile ortaya çıkan yeni uygulamalar ve problemler elbette ki yeni hükümleri gerekli kılacaktır. Fakat Alîm olan Rabbimiz kitabına koyduğu cihanşümul sistem ile kıyamete kadar ortaya çıkacak yenilikleri çözüme kavuşturmuştur. İşte; İslam fıkhının 4. Kaynağı olarak görülen bu yöntemin adı Kıyas’tır.
                Usulcülerin ıstılahında Kıyas’ın manası; hakkında şer’i bir nass (ayet-hadis) bulunan bir olayın hükmünü, illeti (sebebi) aynı olan fakat hakkında şer"î bir nass (ayet-hadis) bulunmayan diğer bir olaya geçirmek, her iki olayın hükmünü müsâvî (eşit) kılmaktır. 3
Bunu şöyle açıklayabiliriz:  Bu meselenin en açık, anlaşılır örneği ‘şarabın haramlığı’ meselesidir. Ayette Rabbimiz şarabın haram kılındığını açıkça bildirmektedir. Kıyasın gerçekleşmesi için hükmün sebebinin (illetinin) açık olarak bilinmesi gereklidir. Bu konuyla ilgili diğer bazı ayet ve hadisler bu haramlığın sebebinin şarapta bulunan sarhoş edici madde olduğunu göstermektedir. Şarabın neden haram kılındığını daha açık anlamak için şarabın özelliklerini düşündüğümüzde bu yasağın sebebi ne üzümden yapılması, ne renginin kırmızı olması, ne de sıvı olmasıdır. Çünkü üzüm aslen haram değildir. Bir madde sıvı veya rengi kırmızı olduğu için de haram kılınmamıştır. Geriye kalan en önemli illet (sebep), ‘iskâr’ yani sarhoş edicilik özelliğidir.
İllet tespit edildiğinde; hakkında hüküm olan meselenin yani şarabın hükmünü hakkında hüküm belirtilmeyen diğer meseleye yani diğer sarhoş edici maddelere geçirme işlemine ‘Kıyas’ denir. Buna göre kıyas konusunda en önemli meselelerden biri illetin tespiti meselesidir. Bir hükmün neden konulduğu, sebebi, hikmeti anlaşıldığında ve hükmün üzerine bina edildiği tam illet (sebeb) tespit edildiğinde o illeti (sebebi) kendinde bulunduran diğer meselelerle hükmü eşit olur. Aksi halde yani böyle bir kıyas işlemi gerçekleştirilmediğinde o hükümden elde edilmek istenen fayda temin edilemeyecektir. Mesela Allah Azze ve Celle şarabı haram kılmakla aklı, nesli hatta canı ve malı korumayı hedeflemiştir. Fakat bu haramlık hükmü sadece şaraba mahsus kalıp aynı vazifeyi gören bir diğer maddeye geçirilmediğinde hüküm hedefine ulaşmış olmayacaktır. Yani akıl ve nesil, yine korunmuş olmayacak ve bundan doğacak olan sorunlar ortadan kalmayacaktır. Bir taraftan giderilen zarar diğer taraftan devam edecektir.
Bu durumda  Kur’an ve Sünnet’te bulunan mesele, bir numune olmaktadır. Bu numune ile aynı vasıfları paylaşan her meseleye kıyamete kadar aynı hüküm yüklenmekte ve hikmet yerini bulmaktadır. Bunun neticesinde ortaya çıkan bir diğer hikmet de, her meselenin bir misalinin Kur’an ve Sünnet’te bulunmasıyla kıyamete kadar zuhur edebilecek yeni meselelere hüküm getirilmiş olmasıdır.
Yaptığımız bu genel açıklamadan sonra şunu söyleyebiliriz ki; kıyas işlemi elbette ki rastgele bir takım benzerlikler veya tahminler üzerine gerçekleştirilemez. Bazı hususî şartlar bulunmadıkça kıyas ameliyesi doğru olarak yapılamaz. Bu şartlardan bazıları asılla (yani kendisine kıyas edeceğimiz aslî mesele ile) ilgili, bazıları da diğer rükünlerle alakalıdır.
 Kendisine kıyas edilen asıl meselenin, ona kıyas edilecek fer’i meselenin, aralarında ortak olabilecek illetin (sebebin) ve geçirilebilecek hükmün elbette ki belirlenmiş şartları ve ölçüleri olmalıdır. Bu işin uzmanı olan âlimlerimiz ilmî dayanaklara göre bazı şartlar tespit etmiştir.
Bu şartlara kısaca değinecek olursak; 1- Kendisine kıyas yapılacak olan meselenin hükmünün, Kur’an ve Sünnet tarafından tayin edilmiş olması gereklidir. Yani Kur’an ve Sünnet’le sabit olmayan,ancak bir ictihada dayalı olarak tayin edilmiş bir hükme kıyas yapılamaz. 2- Kıyas yolu ile geçirilecek hükmün akılla anlaşılabilecek bir manada olması gerekir. Yani hükmün dayandığı illeti anlamak ve tespit edebilmek mümkün olmalıdır. Bu sebeptendir ki âlimler; İbadetler ve Keffaretler gibi hükümlerde kıyasın olamayacağını bildirmişlerdir. Çünkü bu hükümlerin illetinin bilinmesini Allah Azze ve Celle sadece kendisine mahsus kılmış ve hiçbir kimseye bu hükümlerin illetlerini anlama imkânı tanımamıştır. Mesela namaz rekâtlarının sayıları,  had cezalarının miktarları, Hacc’da Kâbe’nin etrafında tavafın sebebi ya da sayısı, Safa ve Merve arasında gidip gelmenin muay­yen sayılara bağlanması ve benzerleri böyledir. Bunlara kıyaslanarak başka bir meseleye adet tayin edilemez. Çünkü muayyen sayılara bağlanışın bir takım hikmetlerini anlasak da tam sebebini anlamamız mümkün değildir. Mesela zina iftirası atana yüz değnek vurulması emrinin, Müslümanın şerefini muhafaza etmek, namuslu birine iftira atmaya teşebbüs edecek olanlara caydırıcı olmak gibi hikmetlerinin olduğunu tespit edebilsek de bu sayının neden doksan değil de yüz olduğunu izah etmek mümkün değildir. Ya da öğle namazının farzının neden beş değil de dört olduğunu bir sebebe dayandırmak doğru olmaz. O halde bu gibi konularda kıyas yapılamaz. 3- Hükmün, başka meselelerde de görülebilecek bir illeti olmalıdır. Hükmün sebebi olarak görülen illetin başka bir meselede görülmesi mümkün değilse orada kıyas olamaz. Mesela; yolculuk esnasında namazın kısaltılmasına ve Ramazan orucu tutmamaya ruhsat verilmesinin başka bir meseleye kıyaslanması mümkün değildir. Çünkü bu ruhsat sadece yolculuk için geçerlidir ve o vasıf sadece yolcuda bulunur. Yani buna kıyasla ağır iş veya bitkinlik verecek bir meşakkat durumu yolculuğa kıyas edilerek namaz kısaltılır denilemez. 4- Kendisine kıyas edeceğimiz asıl meselenin hükmü sadece kendine mahsus olamamalıdır. Mesela Sahabeden Huzeyme İbnu Sabit Radıyallah-u Anh’ın iki şahit gereken durumlarda tek başına (bir ikinci şahid bulun­maksızın) şâhidliğinin kabul edilmesi Efen­dimiz Aleyhis Salât-u Ve-s Selam’ın sözüyle ona mahsus bir hükümdür. Efen­dimiz Aleyhis Salât-u Ve-s Selam “Huzeyme kim lehine şâhidlik etmişse, bu ona kâfidir” buyurmuştur.3 ondan başka Müslümanlardan fa­zilet ve takvada derecesi ne olursa olsun hiçbir ferdin Huzeyme Radıyallah-u Anh’a kıyas edilmesi sahih değildir.
‘Kıyas’ yoluyla bir hükme ulaşacağımız mesele açısından bakacak olursak, böyle bir mesele hakkında Kur’an ve Sünnet’te bir hüküm bulunmamalıdır. Çünkü bir meselede nass yoksa, kıyasa müracaat edilir. "Hakkında nass bulunan meselede ictihad olamaz" kaidesi, usulcüler katında yerleşmiş bir esastır. ‘Kıyas’ da bir ictihad çeşididir.
                Kıyas hakkında kısaca temas ettiğimiz bu şartlar bu işin ölçüsüz olmadığının göstergesidir. İslam fıkhında yapılan herhangi bir ictihad elbette ki çok ciddi dayanaklara dayanmalı, nefsin veya siyasetin karışarak tesir etmesine meydan vermemelidir. Burada kısaca anlattığımız inceliklere ve daha fazlasına vakıf olmayarak böyle mevzularda söz sahibi olmaya çalışmak kişiye sadece günah kazandırır.
                Bir sonraki sayıda bu konuya devam etmek temennisiyle hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 19. sayı

1-       Usulü Tefsir, İ. Cerrahoğlu
2-       En’am, 38
3-       İslam Hukuku Metodolojisi