fıkıh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fıkıh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2017 Çarşamba

İslam Fıkhı'nın Kaynakları (6)

İslam Fıkhı'nın Kaynakları 
Âlemlerin Rabbi, mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah’a hamd, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlüne salât ve selam olsun.
Allah’ın selâmı, rahmeti, yardımı ve bereketi Allah’ın davası ve mazlum ümmetimizin kurtuluşu uğrunda mücadele eden tüm kardeşlerimizin üzerine olsun.
Geçen sayımızda, Kıyas’ın manası ve şartları üzerinde durmuştuk. Buna göre usulüne uygun yapılan bir kıyas ümmet için bir rahmettir ve kıyamete kadar zuhur edecek olan her yeni meseleyi, Allah ve Rasûlü’nün istediği doğrultuda bir hükme bağlayabilmenin yoludur.
Gerçekte Kıyas’ın mânâsı, nass’ların uzanabildiği bütün sahalara tatbik edilmesidir; nass’lara bir şey ilave etmek değil, onları tefsirdir. Kıyas, mevcut olmayan hükmü var kılmak değil, (mevcud hükmü) ortaya çıkarmak (izhâr etmek)tir. Müctehidin işi ise yeni bir hüküm icad etmek değil, sadece hükmün “illetini (sebebini) anlamak ve kendisine kıyas edilen asıl mesele ile aynı özelliği taşıyan yeni meselenin sebep ile hükümde müşterek olduklarını açıklamaktan ibarettir. Böylece her ikisinde de aynı hüküm ortaya çıkmış olur.
İmam Şafiî, kıyas hakkında şöyle der: “Müslümanın karşılaştığı her meselenin zarurî bir hükmü vardır. Eğer bu hüküm açıkça mevcutsa aynen ona uyması, değilse hakîkate uygun şekilde içtihad yaparak ona olan delaleti araması gerekir.”1 Yani şer’î hüküm, ya nass (âyet-hadis) ile bilinir; İmam Şafiî bunun için “ayniyle hak” tabirini kullanır yahut da nass’ın mânâ ve amaçlarını araştırmakla anlaşılır; bu da Kıyas ile olur.
İmam Şafiî, sahâbî ve âlimlerin Kıyas’a göre amelini şöyle özetlemiştir: “Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın asrından günümüze kadar fakihler, din işlerindeki bütün hükümlerde Kıyas’ı kullanmışlar, hakkın benzerinin hak, bâtılın benzerinin de batıl olduğunda icmâ’ etmişlerdir. Buna göre hiç kimsenin Kıyas’ı inkâr etmesi caiz olmaz; çünkü kıyas, olayları birbirine benzetme ve bu bakımdan aynı hükme varmadır.”
Kur’an-ı Kerim’de de, fiil ve sıfatların benzediği hallerde hükümlerin eşit olması ilkesinin kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ; “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirler için de bu âkibetin benzeri vardır.”2 âyeti, birbirine benzeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olduğunu belirtmektedir.
Şu iki ayet de birbirine benzemeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olmadığını göstermektedir. “Yoksa kötülük isteyenler, ölümlerinde ve hayatlarında kendilerini, iman edip yararlı işler işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.”3
Bu âyet-i kerîmelerden anlıyoruz ki Kur’an, aklın eşitlik kanununu en güzel şekilde uygulamakta, benzer şeylerin aynı hükme ve birbirine benzemeyen şeylerin de ayrı hükümlere bağlı olduğunu beyan etmektedir.
Akıl açısından bakıldığında mantıklı görünen bu yöntemin elbette ki Kur’an ve Sünnet’ten de delilinin olması şarttır. Çünkü konulacak hüküm, insanları dinen bağlayacak ve helal-haram noktasında bir ölçü olacaktır. İslam âlimlerinin cumhuru (çoğunluğu) kıyası delil olarak kabul etmiştir. Bunun için de Kur’an ve Sünnet’ten bir takım deliller ileri sürmüşlerdir.
Nisa Sûresinde Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden buyruk sahibi (ulu’l emr) olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve Peygamber’e iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Peygamber’e havale edin.”4 Allah Rasûlü zamanında anlaşılmayan bir meselede konuyu Allah ve Rasûlüne havale etmek-götürmek, O’na başvurup hükmünü açıklamasını istemek demekti. O halde Efendimizin vefatından sonra Allah ve Rasûlüne havale etmek nasıl olacaktır? Ayetin hükmünün sadece o zamana ait olduğuna dair bir delil de yoktur. Yeni bir meselede bir şeyi Allah’a ve Peygamber’e havale etmek, mevcut hükmüne başvurmaktır. Bu ise Kur’an ve Sünnetin işaret ettiği amaçları bilmekle olur. Hükümlerin sebeplerini tespit edebilmek ise kıyası mümkün kılar. Çünkü sebep tespit edilmeden kıyas yapabilmek mümkün değildir.
Kur’an-ı Kerim’in bazı hükümlerin sebeplerine işaret ederek, hükümlerin güttüğü amaçları açıklaması da kıyasın yolunu açmak demektir. Mesela, Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın, oğulluk edindiği Zeyd b. Harise’den boşanmış olan Zeyneb Radıyallahu Anha ile evlenişinin sebebi Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “... Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde onu (Zeyneb’i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu eşlerle evlenmeleri hususunda mü’minlere bir zorluk olmasın.”5 O dönemde, evlatlıklar birçok konuda öz evlat gibi kabul ediliyor ve evlatlığın eşi öz gelin gibi kabul edilerek, oğulluğunun boşadığı kadınla evlenmek doğru görülmüyordu. Ayet Efendimizin Hz. Zeynep’le evlendirilmesinin sebebinin bu yargıyı kaldırmak olduğunu ifade ederek, hem hükmün sebebini hem de İslam’a göre, evlatlığın öz evlat hükmünde sayılmadığını açıklamış olmaktadır.
Yine Kur’an’da İsrailoğullarına bazı güzel rızıkların haram kılındığı, bunun sebebinin ise, onların kendilerini şehvetlerine düşkün olmaktan korumak için olduğu şöyle beyan edilmiştir: “Yahudilerin zulümlerinden ötürü kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık.”6
Başka bir ayette Kur’an, içki ve kumarın yasak edilişinin sebeplerini şu âyet-i kerime ile açıklar: “Şeytan, ancak içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmak ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”7
Bu ayetlerde verilen hükmün sebebine de dikkat çekilerek, sebep tespiti yapmaya teşvik edilmiş ve yol gösterilmiştir.
Sünnet de aynı şekilde hükümlerin ta’liline* işaret etmiş ve bir kısım hükümlerin illetlerini (sebeplerini) açıklamıştır. Meselâ; Peygamber Aleyhissalatu Ve-s Selam başkasının evine girerken izin istemenin illetini, “izin, göz için emredilmiştir.”8 hadisiyle beyan etmiştir. Demek ki başkasının evine giren kimsenin görmesi hoş olmayan bir şeyle karşılaşmaması için müsaade istemesi gerekli görülmüştür. Bu hadis, başkasının evine izinsiz girme yasağının hikmetini belirtmektedir.
Başka bir hadiste Peygamber, Aleyhissalatu Ve-s Selam önce sahâbîleri, kurban etlerini saklamaktan nehyetmiş, sonra bunu onlar için mübah kılmıştır. Nehyedişinin sebebini de şöyle açıklamıştır: “Memleketimize gelen aç ve azığı bulunmayan göçebeler (daffe) için sizi ondan nehyetmiştim.”9 Demek ki ihtiyaç içinde bulunan göçebelerin geldiği yılda, kurban etlerini evde saklamak haram kılınmıştır. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç bulunmazsa, kurban etlerini saklamakta bir sakınca olmaz. Bu da illet’in mevcud olup olmamasına göre nass’a uymak demektir. Yani, illet bulununca hüküm bulunmakta, illet bulunmayınca hüküm ibahat (mübahlık) ifâde etmektedir. Bu ayet ve hadislerde hükümlerin sebebinin zikredilmesi o hüküm ile aynı sebebi taşıyan diğer meselelere de aynı hükmün geçirilebileceğini gösterir. Aksi halde sebebin bildirilmesinin bir manası kalmamaktadır.
Hükümlerde Kıyas’ın sübûtu üzerinde sahabîler icmâ’ etmişlerdir. Yani sahabîler, hükmü bilinmeyen bir meselenin hükmüne kıyas yoluyla ulaşabilineceğinde görüş birliği içindedir.
Hz. Ömer, Ebu Mûsâ el-Eş’ârî’ye, kıyas’a başvurmasını emrederken mektubunda şöyle demiştir: “Birbirine benzeyen şeyleri iyi anla, sonra ona göre olayları kıyas et!” 10
Bunlardan anlaşılıyor ki kıyas’ın İslâm hukukunun kaynaklarından birisini teşkil edişi Kitab’la, Sünnetle, sahâbîlerin icmâ’ı ve onların fakihlerince istinbat (delil elde etme) metodu olarak kullanılmasıyla sabit olmuştur.
Bu anlatılanlara ilaveten Kıyas’a bir de misal verelim. Hükmü hakkında nass mevcud olduğundan Cuma Namazı ezanının okunduğu vakitte alım satım yasaktır. Nass, Yüce Allah’ın “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye gidin. Alış verişi bırakın”11 sözüdür. Hükmün illeti, alış verişteki namaza gitmeyi engelleyen ve namazın kaçırılması ihtimalini taşıyan keyfiyettir. Bu illet, Cuma Namazı vaktindeki kiralama, rehin yahut nikâh (ve diğer bunlara benzer) muamelelerde de bulunduğundan, alış verişe kıyasla bu tasarrufların da hükmü, onların yasaklanışları olur.
Yalnız unutulmamalıdır ki hakkında hüküm olan bir meselede Kıyas ya da her hangi bir ictihadda bulunmak asla caiz değildir. Bu Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmek ve Kur’an’ı tahrif etmek demektir.
Âlimlerimiz bu konulara son derece hassas bir şekilde yaklaşmışlar ve hikmetini anlayamadıkları konuların aslını muhafaza etmeyi esas olarak kabul etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun. 14 asırdır bizleri aydınlatan ve aydınlatmaya devam edecek olan böyle kıymetli bir mirası bizleri nasip eden Rabbimize hamdederek sözlerime son veriyorum. Allah’a emanet olun.
1- Er-Risale, s. 477
2- Muhammed (Kıtal), 10.
3- Câsiye, 21.
4- Nisa, 59
5- Azhâb, 37
6- Nisa, 160
7- Mâide, 91
8- Buharı, Diyât: 23, Libâs: 75
9- Müslim, Adâhî: 28; Buharı, Adahî: 16
10- el-Mebsut, c. XVI, s. 62, 63.
11- Cuma 9

20 Kasım 2013 Çarşamba

İSLAM FIKHININ KAYNAKLARI (4)


                                                                                    İCMA;
Yine Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi, ümmetimizin kurtuluşu için mücadele eden tüm kardeşlerimizin üzerine olsun
Hayatımıza yön vermek ve bizleri Rabbimizin istediği bir hayat seviyesine yükseltmek için gönderilmiş olan Kur’an-ı Kerîm, Allah Rasûlü’nün uygulamalarıyla hayat bulmuş ve O’nun asrında yaşayan ya da daha sonra gelen âlimler tarafından her açıdan incelenmek suretiyle her detayı anlaşılmış, hayata geçirilmiştir.
Bu durum daha sonra gelecek olan ümmet için elbette ki rahmettir. Henüz Allah Rasûlü’nün atmosferinden çıkmamış ve Efendimizin yaşam şekli berrak bir şekilde hafızalarında olan bir nesil tarafından Kur’an ve sünnet enine boyuna incelenmeye devam edilmiştir. Bu şekilde teferruata dair bazı meselelerde aslen kapalı olmayan fakat bizim anlayıp yaşayabilmemiz zor olacak kısımlar hassaten sahabe âlimleri tarafından özenle incelenmiş ve en önemli kısımları üzerinde görüş birliği oluşturularak neticeye ulaştırılmıştır. Bu titiz çalışmanın kıymetini ümmet iyi bilmelidir.
İcma’ İslam fıkhının Kur'ân ve Sünnet’ten sonra gelen üçüncü kaynağıdır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bazı konuların hükmü icma’ ile belirlenmiştir.
İcmâ’ lügatte; "bir şeye azmetmek ve karar vermek" demektir. "İttifak etmek" de icmâ’ın manalarındandır.
Usulcülerin ıstılahında ise icmâ’; “Rasulullah(s.a.v.)’ın vefatından sonra, asırların birinde, bir şer’î hüküm hakkında İslâm müctehidlerinin ittifakıdır.” 1
Bu tarif icma’nın ne olduğunu tüm yönleri ile göstermektedir. Şöyle ki; bu tarife göre öncelikle icma edenlerin müctehid olmaları icabeder ve bu durumda müctehid olmayanların ittifakı muteber sayılmaz. Müctehid; ictihad yapan kişidir ki ictihad;herhangi bir işi yap­mak için olanca gayreti harcamak” demektir. İslam’ın hükümlerini anlamak için olanca gücünü sarfeden kişiye de müctehid denir. Bu konuda gayret sarfeden kişiye müctehid denilebilmesi için gayretin yanı sıra onda bir takım şartlarında bulunması gereklidir. Kur’an’ın dili olan Arapçayı bilmek, Kur’an ilmine sahip olmak, özellikle de Kur'an'ın hüküm bildiren âyetlerinin manalarına tam olarak vakıf olmak, hüküm içeren bütün hadisleri okumuş ve kavramış olmak, tüm hükümlerin amaçlarını iyi bilmek, fıtrî olarak doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak gibi şartlar müctehidde bulunmalıdır. Ayrıca müctehid; iyi niyetli, sağlam itikad sahibi ve doğruyu gördüğünde hemen teslim olabilecek şekilde ihlâslı olmalıdır. Müctehidlerin en büyüklerinden olan İmam-ı Azam Ebu Hanîfe, bir konuda ictihad yaptığında "Bu, bizim ulaştığımız en iyi neticedir; kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun!" derdi.
                   Müctehidlerin ittifakının farzlık, haramlık, mendupluk ve benzerleri gibi şer’î hükümler hakkında olması şarttır. Tıbba, matematiğe yahut dil bilgisine âid, şer’î olmayan bir mese­leye dâir icmâ’ların (yani ittifakların) hiçbirisi, konumuz olan şer’î icmâ değildir. Ayrıca fıkhî ilimler dışında Tıp, teknik v.s. gibi diğer bir ilim ya da fen sahasında âlim olup cehd-u ğayret sarfedenler müctehid sayılmazlar ve bu alandaki görüşlerine itibar edilmez.
Tarifte geçen “Müctehidlerin ittifakından” maksad, o asırdaki bütün müctehidlerin ittifakıdır. Hakikî icma’nın gerçekleşebilmesi için o esnada yaşayan bir tek müctehidin bile muhalefet etmemesi gerekir. Eğer müctehidlerin birçoğu ittifak ettiği halde bir tanesi muhalefet ederek o görüşe katılmamışsa o konuda icma gerçekleşmiş sayılmaz. Çoğunluğun görüşünün birleşmiş olması doğrunun o olduğunu gösterse de kat’i bir delil teşkil edemez.
Müctehidlerin müslüman olmaları da şarttır. Çünkü icmâ’ın hüccet oluşuna delalet eden deliller, icma edenlerin İslâm Milletinden olmalarının icabettiğini göstermektedir. Çünkü icmâ’nın mevzuu İslâm inancına (akideye) dayanan yahut akideyle alakalı olan yahut akideden doğan şer’î hususlardır.
                Bu vasıflara sahip olmayanların birleşmesinin kıymeti olmadığı gibi tüm insanların, müctehidlerin icma ettiği bir hükme muhalefet etmeleri de caiz olmaz. Hatta bir asırda bir mesele üzerinde icma’ gerçekleşmişse ondan sonraki asırlarda yaşayan müctehidlerin dahi o icma’ya muhalefet etme hakları yoktur. Bu sebeple müctehid olmanın şartlarından birisi de kendinden önce hakkında icma’ gerçekleşmiş olan meseleleri bilmektir. Ta ki ona muhalif bir görüş ortaya atmasın! 
                Bunun için zamanın müctehidleri ne zaman bir hadisenin hükmü hakkında ittifak ederlerse icmâ’ hasıl olmuştur; bu icmâ’a uymak lazımdır. Sonradan bazısının görüşünden dönmesi yahut farklı görüşe sahip diğer bir müctehidin ortaya çıkması icmâ’yı bozmaz.
                Böyle bir icma’nın bağlayıcı olduğu konusunda tüm âlimlerin ittifakı vardır. İcmâ’ müslümanın (kendisine uyması) mecburi olan kesin bir hüccettir (delildir). Birçok âlim icmâ’nın bağlayıcı delil olduğu hususunda birçok delil getir­mişlerdir.
Bunlardan en birinci sırada olanı Yüce Allah'ın “Kim kendisine doğru yol bes­belli olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü o yolda bırakırız. (ahirette de) kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir” 2 ayetidir. Bu ayette Allah (c.c.) mü'minlerin (gittiği) yola muhalefette bulunmaya ceza vadederek, mü'minlerin yolunu, tâkîbedilmesi icabeden hakk yol, diğer yolu ise terkedilmesi icabeden batıl olarak bildirmiştir. O halde mü'minlerin ittifak ettikleri husus, kat'î olarak onların yolu olur ki kat'î olarak o hakk olur ve mutlaka ona uymak icabeder. İcmâ’nın manası da bundan başka bir şey değildir.
 Ayette; Allah'ın Rasûlü'ne uymak gibi, müminlerin yoluna uymak da açıkça istenmektedir. Rasûlullah'dan kesin delil gelen hususlarda Rasûlullah'a karşı çıkmakla müminlerin yolundan gitmemek aynı şeydir.  Mü’minler ittifak ve icma ile bir yol tuttukları zaman bazı kimseler müminlerin tuttuğu bu yola karşı çıktıkları halde Rasûlullah'a doğrudan doğruya karşı çıkma ve muhalefet etme mevkiinde bulunmadıklarını iddia etseler de ayet; müminler yolundan gitmemenin Rasûlullah'a karşı çıkmak demek olduğunu açıkça anlatmıştır. 3
Hatta İslam âlimleri, icma’ seviyesinde olmasa dahi eğer bir konuda birleşmişlerse buna da uymak icap eder ve o yoldan ayrılmak mü’minlerin yolunu yani cemaatini terk sayılır ve ayetin işaretiyle kişiyi cehenneme sevkeden bir günah olarak yazılır.
İslâm Milletinin bir iş hakkında görüş birliğinde bulunduklarında hatâ işlemeyeceğine delalet eden birçok hadisin varlığı da icma’nın delillerindendir. Rasûlullah’ın “Ümmetim dalalet (sapıklık) üzere birleşmez” hadisi bunlardandır. Bunlar gibi hadisler İslâm ümmetinin it­tifak ettikleri hususun kat'iyyetle doğru ve hakk olduğunu ifade etmektedir. Ümmetin bir konuda birleşmesinden maksat elbette ki ümmetin müctehidlerinin, âlimlerinin birleşmesidir. Müctehid olmayanlar sayıca daha çok olsalar da dinin önde gelen âlimlerine, müctehidlere tâbidirler.
                   Ayrıca icma’ya uymanın gerekliliğinin bir delili de müctehidlerin ictihadının mutlaka bir şer’î dayanağı olması gerekliliğidir. Bazan icmâ'ın dayandığı sened zannî olabilir yani kendisinde bir zayıflık bulunabilir. Meselâ; fakihler birbirine mahrem olan iki kadının bir nikâh altında birleştirilemeyeceği hakkında icmâ' etmişlerdir. Fakat bu icmâ'ın senedi olan “kadın ha­lası ve teyzesi üzerine nikâhlanamaz." 4 hadisi mütevatir değildir. Âlimlerin bu konuda ki icma’ı hükmü kat’ileştirmiştir. Dolayısıyla icma’nın mutlaka Kur’an ve Sünnetten bir dayanağı olmalıdır. Çünkü keyif, hevâ ve hevese göre bir görüş ortaya atılamaz. Böyle bir konuda ictihâd yapılamaz. İctihâd, keyfîliğe meydan vermeyen sabit metodlar, muayyen kaideler ve sınırlanmış usullere göre olur. 5
             İcma’ öncelikle sahabe asrında şekillenmeye başladı. Sahâbîler, karşılaştıkları yeni meseleler üzerinde ictihad yapar­lardı. Hz. Ömer onları bir araya toplar, kendileriyle istişare ve fikir alış-verişinde bulunurdu.  Sahâbîler bir mesele üzerine icmâ'  ederlerse devlet işlerini ona göre yürütürdü. İhtilafa düşerlerse meseleyi araştır­maya koyulurlar ve aralarındaki fâkihlerin icmâ' ettiği bir neticeye varılırsa, bu da ittifakla kabul edilirdi. Bu netice elbette ferdî görüş­lerden kuvvetli olurdu. Onlardan sonra gelen nesil ise ictihad yaparken, kendinden öncekilerin ve memleketindeki fakihlerin görüşlerine aykırı bir şey söylememek için dikkat eder ve böylece düşüncesinde yalnız kalmak istemezdi. Meselâ; Ebu Hanîfe, kendisinden önce yaşamış olan Kûfe bilginlerinin icmâ' ettikleri hususlara uymak için çok titizlik gösterirdi. Hatta fâkihler sahâbîlerin ihtilaf ettiği hususlarda bile tamamen onların görüşleri dışına çık­mamak için çaba gösterirler ve mutlaka birinden birine uymaya çalışırlardı.
             Hataya sürükleyen gaflet bazı müctehidlerde bulunabilir, fakat müctehidlerin hepsinde birden bulunması mümkün değildir. İmam Şafiî, bu hususta da şöyle der: “Gaflet, ancak ayrılıkta olabilir; cemaat'in hepsinin birden Kitab, Sünnet ve Kıyas'ın mânâsı üzerinde gaflete düşmesi, inşallah mümkün olmaz.”İcma’ya uymak konusunda tüm âlimlerimizin ittifakı vardır fakat bahsettiğimiz konulardan da anlaşılacağı üzere tüm şartlarına haiz böyle bir icma’nın gerçekleşmesi oldukça zordur. Bazı bilginlere göre, bir asırda müctehidlerin her han­gi bir hüküm üzerinde birleşmesi imkânsızdır; çünkü müctehidler memleketin her tarafına dağılmış, böylece herhangi bir konuda anlaş­maları imkânsızlaşmış, bu kadar uzak ülkelerdeki insanların ittifak et­meleri imkân dışına çıkmıştır.
             Sonra icma’ya katılan veya muhalefet eden müctehidlerin gerçekten ictihad makamında olup olmadığının tayini hiç de kolay değildir. Bu imkânsızlık sadece sahabe asrı için geçerli olmayabilir çünkü onlar, diğer memleketlere tamamen dağılmamışlardı ve o devirde icmâ' mümkün­dü. Buna göre “kat’i delil olan icmâ, sahâbîlerin icmâ'ıdır” denilebilir. Sahâbîlerin icmâ' ettikleri meseleler sayılamayacak kadar çoktur. Tabiîler devrinde icmâ' mümkün ise de vâki olmamıştır. Onlardan sonra gelen her hangi bir asırda da icma’ asıl itibariyle mümkün görülmektedir. Ancak müctehid vasfına sahip âlimlerin bulunması ve aralarında icma’ gerçekleşebilmesinin mümkün olabileceği vasıtaların ya da imkânların olması gerekmektedir.
             Ümmetimizin içinde bulunduğu zor durumdan kurtulması halinde elbette ki birçok konuda yeniden bir gelişme gerçekleşecektir.  Yeni neslimizden aydın-âlimlerimizin yetiştirilmesi ile Kur’an’ın tüm çağlara hitabeden ahkâmı çağımızı yeniden aydınlatacak, çözümsüz sorunlarımıza çare bulunacak ve ümmet yeniden kuvvetli bir yükselişe geçecektir İnşaallah.
                   Ümmetimizin içinde bulunduğu bu zor durumdan bir an evvel kurtulup felaha ermesini Rabbimden niyaz ediyor, bir daha ki sayıda İslam Fıkhının Kaynaklarından 4. Sırada olan Kıyas konusu ile devam etmek temennisiyle hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 17. sayı
1-  A.Kerim Zeydan
2-  Nisa 115
3-  Hak Dini Kur’an Dili, Nisa 115
Buharî, Nikâh: 27; Müslim, Nikâh: 37, 39
4-  A.Kerim Zeydan



İSLAM FIKHININ KAYNAKLARI (3)


2- SÜNNET-İ NEBEVİYYE
Nüzulünden asırlar sonrasında bile Kur’an’ı ve Sünneti muhafaza ederek yollarımızı aydınlatan Allah’a hamd Rasûlüne salât ve selam olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi bu kutsal emaneti bizlere ulaştıran tüm büyüklerimizin ve bugün bu sancağı teslim alan ve sonraki nesillere taşımak için gayret sarfeden tüm Kardeşlerimizin üzerine olsun.
İslam fıkhının kaynaklarını konu edinmeye devam ettiğimiz bu sayımızda İslam Fıkhı’nın dayandığı temellerden birincisi olan Kur’an-ı Kerim’i açıkladıktan sonra ikinci kaynak olan ‘Sünnet’ konusunu ele almak gerekmektedir.
Daha evvel de değindiğimiz gibi Allah-u Teâlâ Hazretleri yaşanmasını istediği hayat tarzını, kitabı Kur’an ve onun tamamlayıcısı Sünnet ile bizlere bildirmiştir. Bu şekilde bizim hayatımızda yer alan her türlü meselenin fıkhını öğrenmiş olmaktayız. Rabbimiz Kur’an ve Sünnet ile her meselenin temel noktasını beyan etmiştir. Bu konuda İbni Hazm; “Fıkhın bütün bölümlerinin ana prensipleri Kur’an ve Sünnet’te vardır” der. Her ne kadar çağ değişse, araçlar ve yaşam standartları gelişse bile İslam insanlığa hitap etmeye ve yol göstermeye devam etmektedir. Bu konuda İslam fıkhının ikinci kaynağı olan sünnetin önemi de büyüktür. Çünkü Yüce Allah, Efendimizin hayatını kıyamete kadar tüm Müslümanlara örnek kılmış ve O’nun hayatında bizlere gerekli tüm asılları ve detayları göstermiştir.
             Sünnet-i Nebeviyye, Peygamber (s.a.v.)'in sözleri, fiilleri ve takrirleri (görüp de tasdik ettileri) dir. Sünnet, hükümleri açıklama bakımından Kitab'ın tamamlayıcısı ve yardımcısı mahiyetindedir. Bu itibarla İmam Şafiî, onu, beyan (hükmü belirtme) bakımından Kitab'tan ayrı görmez; her ikisini de istidlal yani kendisinden delil elde etme yönünden bir sayar ve "nass" adı altında birleştirir. O'na göre, bunlar, hükümleri birlikte ve yardımlaşarak beyan ederler.
             Şatıbî bu konuda şöyle der: “Hüküm çıkarırken yalnız Kur’an’a bakmak ve onun açıklaması olan Sünnet’e bakmamak doğru olmaz; çünkü Kur’an küllî (genel) hükümleri ihtiva eder. Namaz, zekât, oruç ve benzeri emirleri açıklamak için ise Sünnet’e bakmak zaruridir.” 1 Bununla birlikte sünnetin konumu; sadece Kur’an’ı açıklamak değil, hüküm çıkarırken başvurulan müstakil bir aslî (delil)dir.
             Kur'an’dan Peygamber'e itaati emreden ayetler Sünnetin tek başına da hüccet (delil) oluşunu gösteren delillerdir. Meselâ Nisa Sûresinde; "Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur."2 buyrulmaktadır. Yine Nisa Sûresinin bir diğer ayetinde; "Ey îman edenler, Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olan­lara (ulu’l-emre) itaat edin.” 3 buyrulmuş ayrıca Ahzab Sûresinde ise, “Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadınlara işlerinde artık başka yolu seçmek ya­raşmaz" 4 buyrulmuştur. İşte bunlar ve benzeri nass'lar Peygamber'in buyruk­larına da uymak gerektiğini göstermektedir.
             Sünnet, bir bakıma Kur'an'dan doğmuş ve Peygamber de Sünnetle Kur'an'ın hükmünü açıklamıştır.
             Sünnetin, İslam Fıkhı’nın Kur’an’dan sonraki en önemli ikinci kaynağı olduğunu açıkladıktan sonra* bu konuda önemli bir diğer nokta daha vardır ki o da, sünnetin bize nasıl ulaştığıdır. Müslümanlar, ilk asırdan itibaren Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerine önem verdikleri gibi, bu hadislerin Hz. Peygamber'den kimler tarafından rivayet edildiğine de önem vermişler hatta bunun için özel bir ilim dalı oluşturmuşlardır. Hadisler, bizzat Peygamber'i gören sahâbîlerden, sonra onları takip eden tabiîlerden, daha sonra da teba-i tabiînden nakledilegelmiştir. Peygamber Efendimiz’e isnad ettiğimiz bir sözün bu şekilde güvenilir kimselerle bizzat ona kadar dayanması, bir kopukluk yaşanmaması önemlidir. O halde rivayet bakımından hadisler öncelikle iki kısma ayrılır: 1) Senedi muttasıl (birleşik) olanlar, 2) Senedi muttasıl (birleşik) olmayanlar.
             Burada konumuz olan, senedi kopukluk olmadan Allah Rasûlü’ne kadar dayanmış olan birinci kısımdır. Bunlar da rivayet bakımından; Mütevâtir, Meşhur ve Haber-i âhâd diye üçe ayrılır:
             Birinci kısım olan ‘mütevatir’ hadisler; sened yönünden Peygamber (s.a.v.)'e dayanır ve Peygamberimizden de çok sayıda ve yalan üzerine birleşmeleri im­kânsız olan bir topluluk tarafından rivayet edilmiştir. Beş vakit namaz ve zekâtın miktarları ile ilgili hadîs-i şerifler bunlara misal olarak zik­redilebilir. İnsanların tevatüre dayanarak kabul ettiği şeylerin eskiden beri doğruluğunu, mantıkî incelemeler isbat etmiştir; zira insan­lar, değişik mizaç ve yaratılışa sahiptir; dolayısıyla büyük bir kalabalık bir haber üzerinde birleşiyorsa bu, bizzat işittikleri içindir. Çünkü sayıca çok oluşları, duymadıkları ve uydurma bir şey üzerinde birleşmelerini imkânsız kılar. Bu itibarla mütevâtir hadisler, delil olmak bakımından hemen hemen Kur'an kuvvetindedirler.
             İkinci kısım, yani ‘meşhur’ hadisler de; bir-kaç sahabi tarafından rivayet edilmiş olmakla birlikte sonradan meşhurlaşarak, yalan üzerinde birleşmesi imkânsız olan bir ka­labalık tarafından rivayet olunmuştur. Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına göre meşhur hadis, kesin bilgi ifade eder; fakat bu, derece bakımından tevatürle hâsıl olan bilgiden aşağıdır. Kur'an'da mevcut olmayan hükümler, bu hadislerle sabit olur.
             Üçüncü kısım yani ‘haberi âhâd’ hadisler ki, bunlar da; bir - iki veya daha fazla sahâbî tarafından rivayet edilegelmiş, sonrasında da meşhur seviyesine çıkamamış olan hadislerdir.  Ahâd hadis, zannî bilgi ifade eder; kesin bilgi ifade etmez; çünkü bunların Peygamber (s.a.v.)'e ulaşmış olmasında az da olsa şüphe vardır. Bu şüpheden ötürü bil­ginler; itikadî meselelerin kesin bilgiye dayanması gerektiği için itikadî konularda bunun bir delil teşkil edemeyeceğini; amelî konularda ise ona aykırı başka bir hüküm bulunmazsa bununla amel edilebileceğini belirtmişlerdir.
             Üç imam, yani İmam Ebu Hanîfe, İmam-ı Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel (R. Anhüm) sahih hadislerin rivayet şartlarını taşıyan âhâd hadisi, delil olarak kabul ederler. Bazı durumlarda onu reddediyorlarsa bu; Peygam­ber'e ulaşma yönünden kuvvetli bir şüphe gördükleri veya daha kuvvetli gör­dükleri bir delile aykırı buldukları içindir. Bu durumda Haber-i âhâd'ı delil olarak kabul etmek için; ravilerinin adalet ve zabt vasfına sahip olması, her râvinin, kendisiyle görüştüğü sabit olan bir kimseden bizzat işitmiş olma­sı ve hadisin metninde de, din veya Kur'an'ın kesin emirlerine aykırılık bulunmaması şarttır.
             Adalet'in vasfının manası, râvinin dinî meselelerde, dinin emir ve yasaklarına önem vermesi ve bid'at ehli olmaması ayrıca yalancılıkla da meşhur olmamasıdır.
             Zabt'ın mânâsına gelince; sözü hakkıyla işitmek, sonra onu istenil­diği şekilde anlamak, sonra bütün gayretini sarf ederek hıfz etmek, sonra da onu muhafazada sebat etmek ve rivayet ederken şüpheye düş­memek için müzakere suretiyle kontrol etmektir. Buna ilaveten şer'î ve fıkhî mânâsını da anlayarak ezberlemiş olmak zabtın en üstünüdür. Bu itibarla yaratılıştan veya dik­katsizlikten, ya da müsamaha suretiyle gafleti şiddetli olan kimsenin ri­vayeti hüccet (delil olarak kabul) olmaz.  
             Sonuç olarak şöyle denilebilir ki; Sünnet, şer'î hükümleri beyan bakımından Kitab'ın yardımcısı, kitabın hükmünü beyan etmediği konularda ise hükmü bizzat beyan eden tamamlayıcısıdır. Yine denilebilir ki Sünnet'in açıkladığı her hüküm için Kur'an'da uzak veya yakın bir asıl mevcuttur. Bu görüşü, İmam-ı Şafiî "er-Risale" sinde nakletmiştir. Şâtıbî de"el-Muvâfakât"ında şöyle demiştir: "Sün­net, mânâsı itibariyle Kitab'a râcidir, çünkü o, Kitab’ın bir açıklamasıdır. Buna; “Sana Kur'ân'ı indirdik, ta ki in­sanlara, kendilerine indirileni açıklayasın.”5 âyeti delalet eder. Sünnet'te mevcud olan her hususa Kur'an'da icmali (genel) veya tafsîlî (özel) bir delalet vardır; çünkü Kur'an, bu şerîatin esası ve ilk kaynağıdır... Allah, Kur'ân'ı her şeyi açıklamak için göndermiştir. Buna göre Sünnet, özet olarak Kur'an'da vardır; çünkü emir ve yasaklar, Kitab'ın başlıca hü­kümlerini teşkil eder. Allah Teâlâ Kur'an'da, “Biz Kitab'da hiç bir şeyi eksik bırakmadık”6 buyurmuştur."7
             Bir dahaki sayıda İslam Fıkhı’nın Kaynaklarından üçüncü sırada olan “İcma”yı açıklayarak devam etmek temennisiyle Allah’a emanet olunuz.


Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 16. sayı


*Sünnet konusunda daha geniş açıklama için bkz. Furkan Nesli Dergisi, 9-10-11. sayıları İslam Fıkhı sayfası

1-  El-Muvâfakât, Ticariyye Babı, c. III, s. 369
2-  Nisa 80
3-  Nisa, 59
4-  Ahzab,36
5-  Nahl, 44
6-  En'am, 38
7-  El-Muvâfakât, c IV, s. 12, 33.




19 Kasım 2013 Salı

İSLAM FIKHININ KAYNAKLARI (1)

 

 

                 1-KURAN-I KERİM                                                     
Hidayet kaynağımız, Nur, Rahmet ve Furkan olan bu Kur’ân’ı bizlere indiren Allah (c.c.)’a hamd olsun. Ve selam da başta Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in üzerine ve O’nun yolundan giderek Kur’an’a tabii olan tüm Müslümanların üzerine olsun.
‘Fıkıh’ Arapça bir kelime olup bilmek ve anlamak demektir. Yani insanın amelî yönden hak ve vecibelerini bilmesidir ve ibadetler de dâhil olmak üzere bütün şer’î-amelî hükümleri içine alır.1 İslam fıkhı; gerek ibadetler gerek ferdî veya toplumsal uygulamalar açısından her işin en doğru uygulamasının nasıl olduğunu bize gösteren ve inceliklerini anlamamızı sağlayan bir ilimdir. Her işin diyoruz, çünkü İslam fıkhının kaynağı, her şeyi yaratan ve en iyi bilen Allah’a dayanmaktadır. Yüce Rabbimiz göndermiş olduğu kitabını, yarattığı insanın fıtratına, fiziksel ve psikolojik yapısına en uygun hükümlerle donatmıştır. Bu hükümler zamanla, yaratıcının isteği doğrultusunda fakat insana menfaat sağlamak amaçlı ve hayatın bütün yönlerini kapsayan kanunları kendisinde bulduğumuz mustakil bir ilim dalına dönüşmüştür. Bu şekilde fert ve toplum açısından, benzersiz bir ‘kanunlar manzûmesi’ ortaya çıkmıştır.  İslam Fıkhı; Peygamberimiz zamanında temelleri atılan, sahabe zamanında incelikleri oluşturulan ve tabiîn zamanında da tasnif edilerek usulünün, kaidelerinin ve hükümlerinin netleştirildiği bir ilimdir. Birçok meselenin hükmü bu şekilde; ya Kur’an’dan bir ayetin veya bir hadisin delaleti (delil teşkil etmesi) ile veya sahabe ve tabiîn ulemasının delilleriyle birlikte ortaya koyduğu bir içtihad veya izah ile açıklığa kavuşmuştur.
Neticede, hükmü Allah tarafından bir kurala bağlanmayan bir mesele kalmamıştır. Bu konuda İbni Hazm; “fıkhın bütün bölümlerinin ana prensipleri Kur’an ve Sünnet’te vardır” der. Yine Kurtûbî; “Kur’an’ın icazlarından (mucizelerinden) biri de haram, helâl ve sair hükümler gibi insanlığın ayakta durmasını sağlayan ilim olmasıdır2 der. Bu açıklamalarımız gösteriyor ki İslam fıkhının kaynağı temelde sadece Allah ve Rasûlüdür.
İslam fıkhı binasının kolonları mesabesinde olan dayanak ve kaynaklarını tek tek ele alacak olursak birinci kaynağın Kur’an olduğu görülür. Kur’an’ın gönderiliş amaçlarından biri de Âlim olan Allah’ın kullarına hayatları için gerekli kanunları bildirerek medenî bir toplum inşaa etmek istemesidir. İşte bu noktada, Kur’an’ın hayatımız için ne kadar önem taşıdığı ortaya çıkar.
Hz. Peygambere (s.a.v.) vahiy yoluyla gelen, mukaddes kitap olan Kur’an; ağırlığı dağların taşıyamayacağı kadar büyük, rahmeti ise âlemlere sığmayacak kadar geniş, Ona sarılanlar için ‘Hablullah’ (Allah’ın ipi) ondan gaflette olanlar için ise ciğer yakan bir hüsrandır. İnsanoğluna bahşedilen nimetlerin en büyüğüdür.  Yaratıcıyla konuşmanın ve onun sevdiklerinin ve gazaplandıklarının ne olduğunu anlamanın yegâne yolu onu okumaktır. Maalesef onun kıymetini dağ-taş bildi de onun asıl muhatabı olan insan hakkıyla bilemedi.“Şayet biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz.”3              
Kur’an’ın hayat kitabı olduğunun delillerinden biri de toptan indirilmemiş olmasıdır. Kendisi için zemin hazırlanmamış ve teslimiyet gerçekleşmemiş olan toplumlara en mükemmel kanunlar dahi fayda etmeyecektir. Hayatı değiştirmek fikirleri değiştirmek kadar kolay değildir. Yeni hayat tarzı eski alışkanlıkların bırakılmasını gerektirir ki, yanlış alışkanlıkları terk edebilmek ve doğru bir hayat tarzına geçiş yapabilmek, teslim olmuş insan için bile çok meşakkatlidir. Bu sebeple kolaydan zora doğru bir tedricilik gerektirir. Bu şekilde hem alışmak, özümsemek gerçekleşecek ve toplumsal yapı buna göre şekillenerek insana uygun medenî bir hayata ulaşılacaktır. Fıtratı bilen Allah (c.c.), kanunlarını insanın tepesine toptan indirmemiş, yağmurun damla damla toprağa karışması gibi hayatımıza mükemmel bir şekilde yerleştirmiştir. Ahkâmını yeri geldikçe ve sırasıyla indirmiş ve tamamını yirmi üç seneye yaymıştır. Kur’an’da başka bir açık bulamayanlar bu mükemmel terbiye metodunu bir kusur olarak saymak istemişlerdir. “İnkâr edenler dediler ki: ‘Kur'an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?’ Biz onunla kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için böylece (ayet ayet indirdik) ve onu belli bir okuma düzeniyle (tertil üzere) düzene koyup okuduk.”4
Bununla irtibatlı olarak Kur’an’ın mekkî sûrelerinde ahkâmdan çok bahsedilmediğini görürüz. Medenî ayetlerde ise ahkâm ayetleri ardı ardına inmiştir. Mekke’de inen ayetlerin en belirgin ve ortak özelliği daha çok iman esaslarının üzerinde durması, Medine’de inen ayetlerin ağırlık noktası ise İslam hukukunu yerleştirmeye çalışması olarak görülür. Bu özellikler, ayetlerin insanların ihtiyaçlarına göre ve önceden çizilmiş bir plan gereği peyderpey indiğinin delilidir.
Mekke’de otorite müşriklerin elindeydi. İnsanlar Rablerini tanımaktan uzaktı. Kendilerini doğru yaşamaya teşvik edecek olan, ölümden sonra dirilişe ve hesap vereceklerine de inanmıyorlar ve bu sebepten pervasız yaşıyorlardı. Allah (c.c.)böyle bir topluma emirlerini yükleseydi hükümler indiği gibi reddedilebilirdi. İki dönem arasındaki bu ayrım bir toplumda hükümlerin uygulanabilmesi için önce, otoritenin her yönden Allah’a verilmesi gerektiğini gösterir. Çünkü tanımadan, tam bir güven hâsıl olmadan, sevmeden ve korkmadan teslimiyet gerçekleşemez. Bu sebeple Allah (c.c.) Mekke’de namaz demekten çok ‘Allah’tan başka ilah yok’ demiştir. Bugün İslam fıkhından bahsederken tevhidden bahsetmeyenler İslam’ın yaşanmasını istediklerini zannetseler de yüreklerde ve yönetimde hüküm koyma hakkı Allah’ın olmadığı müddetçe İslam yaşam alanına geçemeyecektir. Önce hayatımıza yön veren diğer otoritelerin baskısı kalkmalıdır ki Allah’a boyun eğiş gerçekleşsin ve O’nun hükümleri toplumumuzu ihya etsin. Namazın, orucun, haccın fıkhî hükümlerini anlatanlar bu noktayı unutmamalıdırlar.
Kur’an-ı Kerîm’in tevatüren nakledilmiş olması en güvenilir kaynak olduğu inancımızı kuvvetlendirmektedir. Kur’an, Cibril (a.s.)ile Allah Rasûlüne vahyolunduğunda, Efendimiz (s.a.v.) onu tamamen ezberlemiş ve vefatından evvel tamamını Cibril (a.s.)’a dinletmiştir. O’ndan sonra ashabından birçoğu, gerek tamamını gerek kısımlarını ezberlemiş ve tamamı henüz Efendimiz (s.a.v.)hayatta iken kırk kadar vahiy kâtibi tarafından yazılmıştır. Sonraları nüshaları çoğaltılarak dünyanın dört bir tarafına dağıtılmıştır. Aynı şekilde sahabeden sonraki nesil olan tabiin nesli de onu ezber etmek ve manalarını Allah Rasûlü ve ashabı gibi anlamak konusunda titizlik göstermiş ve bunun için özel eğitim merkezleri kurmuşlardır. Bu şekilde Kur’an-ı Kerîm, “Doğrusu Kur’an’ı biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz5ayeti gereği tahrif edilme ihtimalinden tamamen uzaklaştırılmıştır. ‘Yalanlanması mümkün olmayacak kalabalıklar tarafından’  yani tevatüren nakledilmiş olması, onu koruma altına almış ve değiştirilme ihtimali akıl tarafından da reddedilmiştir.
‘Kur’an’ın tevatür yoluyla gelişi, ona kat’i bir sened vasfı kazandırmıştır. Sened bakımından tevatüre dayanan bir şey üzerinde şüphe edilemez. Aynı şekilde Kur’an’ın kıraatleri yani farklı okunuş tarzları da mütevatirdir. Allah-u Teala, Kur’an’ı bu şekilde mütevatir olarak korumakla İslam fıkhının ana direğini muhafaza etmiştir. Her konuda İslam’ ın ölçüsü bu kitaptır. Bir şeyin İslam’dan sayılıp sayılmayacağı bununla ölçülür.’6
"İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Öyleyse ona uyun ve sakının ki, merhamet olunasınız." 7

Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 12. sayı

1-       İslam Hukuku Metodolojisi M. Ebu Zehra sf. 11
2-       El cami’li Ahkamu’l Kur’an , c.1 sf. 75
3-       Haşr, 21
4-       Furkan, 32
5-       Hicr, 9
6-       A.g.e.M. Ebu Zehra sf. 80
7-       En'am, 155