sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2017 Çarşamba

İslam Fıkhı'nın Kaynakları (6)

İslam Fıkhı'nın Kaynakları 
Âlemlerin Rabbi, mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah’a hamd, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlüne salât ve selam olsun.
Allah’ın selâmı, rahmeti, yardımı ve bereketi Allah’ın davası ve mazlum ümmetimizin kurtuluşu uğrunda mücadele eden tüm kardeşlerimizin üzerine olsun.
Geçen sayımızda, Kıyas’ın manası ve şartları üzerinde durmuştuk. Buna göre usulüne uygun yapılan bir kıyas ümmet için bir rahmettir ve kıyamete kadar zuhur edecek olan her yeni meseleyi, Allah ve Rasûlü’nün istediği doğrultuda bir hükme bağlayabilmenin yoludur.
Gerçekte Kıyas’ın mânâsı, nass’ların uzanabildiği bütün sahalara tatbik edilmesidir; nass’lara bir şey ilave etmek değil, onları tefsirdir. Kıyas, mevcut olmayan hükmü var kılmak değil, (mevcud hükmü) ortaya çıkarmak (izhâr etmek)tir. Müctehidin işi ise yeni bir hüküm icad etmek değil, sadece hükmün “illetini (sebebini) anlamak ve kendisine kıyas edilen asıl mesele ile aynı özelliği taşıyan yeni meselenin sebep ile hükümde müşterek olduklarını açıklamaktan ibarettir. Böylece her ikisinde de aynı hüküm ortaya çıkmış olur.
İmam Şafiî, kıyas hakkında şöyle der: “Müslümanın karşılaştığı her meselenin zarurî bir hükmü vardır. Eğer bu hüküm açıkça mevcutsa aynen ona uyması, değilse hakîkate uygun şekilde içtihad yaparak ona olan delaleti araması gerekir.”1 Yani şer’î hüküm, ya nass (âyet-hadis) ile bilinir; İmam Şafiî bunun için “ayniyle hak” tabirini kullanır yahut da nass’ın mânâ ve amaçlarını araştırmakla anlaşılır; bu da Kıyas ile olur.
İmam Şafiî, sahâbî ve âlimlerin Kıyas’a göre amelini şöyle özetlemiştir: “Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın asrından günümüze kadar fakihler, din işlerindeki bütün hükümlerde Kıyas’ı kullanmışlar, hakkın benzerinin hak, bâtılın benzerinin de batıl olduğunda icmâ’ etmişlerdir. Buna göre hiç kimsenin Kıyas’ı inkâr etmesi caiz olmaz; çünkü kıyas, olayları birbirine benzetme ve bu bakımdan aynı hükme varmadır.”
Kur’an-ı Kerim’de de, fiil ve sıfatların benzediği hallerde hükümlerin eşit olması ilkesinin kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ; “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirler için de bu âkibetin benzeri vardır.”2 âyeti, birbirine benzeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olduğunu belirtmektedir.
Şu iki ayet de birbirine benzemeyen şeylerin hüküm bakımından aynı olmadığını göstermektedir. “Yoksa kötülük isteyenler, ölümlerinde ve hayatlarında kendilerini, iman edip yararlı işler işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.”3
Bu âyet-i kerîmelerden anlıyoruz ki Kur’an, aklın eşitlik kanununu en güzel şekilde uygulamakta, benzer şeylerin aynı hükme ve birbirine benzemeyen şeylerin de ayrı hükümlere bağlı olduğunu beyan etmektedir.
Akıl açısından bakıldığında mantıklı görünen bu yöntemin elbette ki Kur’an ve Sünnet’ten de delilinin olması şarttır. Çünkü konulacak hüküm, insanları dinen bağlayacak ve helal-haram noktasında bir ölçü olacaktır. İslam âlimlerinin cumhuru (çoğunluğu) kıyası delil olarak kabul etmiştir. Bunun için de Kur’an ve Sünnet’ten bir takım deliller ileri sürmüşlerdir.
Nisa Sûresinde Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden buyruk sahibi (ulu’l emr) olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve Peygamber’e iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Peygamber’e havale edin.”4 Allah Rasûlü zamanında anlaşılmayan bir meselede konuyu Allah ve Rasûlüne havale etmek-götürmek, O’na başvurup hükmünü açıklamasını istemek demekti. O halde Efendimizin vefatından sonra Allah ve Rasûlüne havale etmek nasıl olacaktır? Ayetin hükmünün sadece o zamana ait olduğuna dair bir delil de yoktur. Yeni bir meselede bir şeyi Allah’a ve Peygamber’e havale etmek, mevcut hükmüne başvurmaktır. Bu ise Kur’an ve Sünnetin işaret ettiği amaçları bilmekle olur. Hükümlerin sebeplerini tespit edebilmek ise kıyası mümkün kılar. Çünkü sebep tespit edilmeden kıyas yapabilmek mümkün değildir.
Kur’an-ı Kerim’in bazı hükümlerin sebeplerine işaret ederek, hükümlerin güttüğü amaçları açıklaması da kıyasın yolunu açmak demektir. Mesela, Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Ve’s Selâm’ın, oğulluk edindiği Zeyd b. Harise’den boşanmış olan Zeyneb Radıyallahu Anha ile evlenişinin sebebi Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “... Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde onu (Zeyneb’i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu eşlerle evlenmeleri hususunda mü’minlere bir zorluk olmasın.”5 O dönemde, evlatlıklar birçok konuda öz evlat gibi kabul ediliyor ve evlatlığın eşi öz gelin gibi kabul edilerek, oğulluğunun boşadığı kadınla evlenmek doğru görülmüyordu. Ayet Efendimizin Hz. Zeynep’le evlendirilmesinin sebebinin bu yargıyı kaldırmak olduğunu ifade ederek, hem hükmün sebebini hem de İslam’a göre, evlatlığın öz evlat hükmünde sayılmadığını açıklamış olmaktadır.
Yine Kur’an’da İsrailoğullarına bazı güzel rızıkların haram kılındığı, bunun sebebinin ise, onların kendilerini şehvetlerine düşkün olmaktan korumak için olduğu şöyle beyan edilmiştir: “Yahudilerin zulümlerinden ötürü kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık.”6
Başka bir ayette Kur’an, içki ve kumarın yasak edilişinin sebeplerini şu âyet-i kerime ile açıklar: “Şeytan, ancak içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmak ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”7
Bu ayetlerde verilen hükmün sebebine de dikkat çekilerek, sebep tespiti yapmaya teşvik edilmiş ve yol gösterilmiştir.
Sünnet de aynı şekilde hükümlerin ta’liline* işaret etmiş ve bir kısım hükümlerin illetlerini (sebeplerini) açıklamıştır. Meselâ; Peygamber Aleyhissalatu Ve-s Selam başkasının evine girerken izin istemenin illetini, “izin, göz için emredilmiştir.”8 hadisiyle beyan etmiştir. Demek ki başkasının evine giren kimsenin görmesi hoş olmayan bir şeyle karşılaşmaması için müsaade istemesi gerekli görülmüştür. Bu hadis, başkasının evine izinsiz girme yasağının hikmetini belirtmektedir.
Başka bir hadiste Peygamber, Aleyhissalatu Ve-s Selam önce sahâbîleri, kurban etlerini saklamaktan nehyetmiş, sonra bunu onlar için mübah kılmıştır. Nehyedişinin sebebini de şöyle açıklamıştır: “Memleketimize gelen aç ve azığı bulunmayan göçebeler (daffe) için sizi ondan nehyetmiştim.”9 Demek ki ihtiyaç içinde bulunan göçebelerin geldiği yılda, kurban etlerini evde saklamak haram kılınmıştır. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç bulunmazsa, kurban etlerini saklamakta bir sakınca olmaz. Bu da illet’in mevcud olup olmamasına göre nass’a uymak demektir. Yani, illet bulununca hüküm bulunmakta, illet bulunmayınca hüküm ibahat (mübahlık) ifâde etmektedir. Bu ayet ve hadislerde hükümlerin sebebinin zikredilmesi o hüküm ile aynı sebebi taşıyan diğer meselelere de aynı hükmün geçirilebileceğini gösterir. Aksi halde sebebin bildirilmesinin bir manası kalmamaktadır.
Hükümlerde Kıyas’ın sübûtu üzerinde sahabîler icmâ’ etmişlerdir. Yani sahabîler, hükmü bilinmeyen bir meselenin hükmüne kıyas yoluyla ulaşabilineceğinde görüş birliği içindedir.
Hz. Ömer, Ebu Mûsâ el-Eş’ârî’ye, kıyas’a başvurmasını emrederken mektubunda şöyle demiştir: “Birbirine benzeyen şeyleri iyi anla, sonra ona göre olayları kıyas et!” 10
Bunlardan anlaşılıyor ki kıyas’ın İslâm hukukunun kaynaklarından birisini teşkil edişi Kitab’la, Sünnetle, sahâbîlerin icmâ’ı ve onların fakihlerince istinbat (delil elde etme) metodu olarak kullanılmasıyla sabit olmuştur.
Bu anlatılanlara ilaveten Kıyas’a bir de misal verelim. Hükmü hakkında nass mevcud olduğundan Cuma Namazı ezanının okunduğu vakitte alım satım yasaktır. Nass, Yüce Allah’ın “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye gidin. Alış verişi bırakın”11 sözüdür. Hükmün illeti, alış verişteki namaza gitmeyi engelleyen ve namazın kaçırılması ihtimalini taşıyan keyfiyettir. Bu illet, Cuma Namazı vaktindeki kiralama, rehin yahut nikâh (ve diğer bunlara benzer) muamelelerde de bulunduğundan, alış verişe kıyasla bu tasarrufların da hükmü, onların yasaklanışları olur.
Yalnız unutulmamalıdır ki hakkında hüküm olan bir meselede Kıyas ya da her hangi bir ictihadda bulunmak asla caiz değildir. Bu Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmek ve Kur’an’ı tahrif etmek demektir.
Âlimlerimiz bu konulara son derece hassas bir şekilde yaklaşmışlar ve hikmetini anlayamadıkları konuların aslını muhafaza etmeyi esas olarak kabul etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun. 14 asırdır bizleri aydınlatan ve aydınlatmaya devam edecek olan böyle kıymetli bir mirası bizleri nasip eden Rabbimize hamdederek sözlerime son veriyorum. Allah’a emanet olun.
1- Er-Risale, s. 477
2- Muhammed (Kıtal), 10.
3- Câsiye, 21.
4- Nisa, 59
5- Azhâb, 37
6- Nisa, 160
7- Mâide, 91
8- Buharı, Diyât: 23, Libâs: 75
9- Müslim, Adâhî: 28; Buharı, Adahî: 16
10- el-Mebsut, c. XVI, s. 62, 63.
11- Cuma 9

20 Kasım 2013 Çarşamba

MÜSLÜMANIN HAYATINDA SÜNNETİN KONUMU(2)



Bizlere bahşettiği tüm nimetlerinden ötürü yüce Rabbimize sonsuz hamd, şanını tüm dünyada yücelttiği ve O’nun eliyle de dinini yücelttiği Rasûlüne salât ve selem olsun. Ve Allah’ın rahmeti, bereketi ve mağfireti bu dini üstün kılmak uğrunda Peygamberinin yolunu takip eden tüm Müslümanların üzerine olsun.
Çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelecek olan ümmetini sapmaktan kurtarabilmek için son derece gayret sarfeden Allah Rasûlü (s.a.v.) kıyamete kadar gelecek tüm Müslümanlar için numune teşkil eden hayatıyla yolu dosdoğru göstermiş ve yanlış anlamalara mahal bırakmamıştır. O’dan sonra gelenler, Kur’ân’da bir konuda tereddüde düşecek olduklarında doğru hükmü elde etmek için O’nun sünnetine bakmaları gerekmektedir. Bazı meseleleri sözlü ifade ettiği hadisleri ile bazı meseleleri fiilî uygulamaları ile ve bazı meseleleri de huzurunda gerçekleştirilen bir uygulamaya verdiği onay ile açıklığa kavuşturmuştur. O halde Allah Rasûlü’nün Sünneti; 1- Kavlî Sünnet 2- Fiilî Sünnet 3- Takrirî Sünnet olmak üzere üçe ayrılır.
Sünnetin çoğu kavlîdir. Mesela: “Bir kimse uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse, hatırlayınca kılsın”1 hadisi böyledir. Fiilî sünnete misal olarak Hz. Peygamberin namaz kılışını ve haccedişini verebiliriz. Kendisi de; “Ben namazı nasıl kılıyorsam sizde öyle kılın”2, “Hacc ile ilgili ibadetlerinizi benden öğrenin”3 buyurmuştur. Takrirî sünnet ise huzurunda yapılan işleri veya söylenilen sözleri reddetmemesidir ki bunun bir misali; su bulamadığı için teyemmümle namaz kılan bir kimse, namazdan sonra su bulduğu halde namazını iade etmemiş ve Allah Rasûlü bunu tasvip etmiştir. 4 Çünkü Allah Rasûlü için, konum itibariyle dinî bir meselede dine uygun olmayan bir davranış gördüğünde sessiz kalması caiz değildir.
Kur’ân açısından bakıldığında sünnetin konumu üçe ayrılır;
1-Sünnet; kitabın mübhemlerini (manası kapalı olan hükümlerini) ve mücmellerini (tafsilatı açıklanmadığı için kapalı sayılan hükümlerini) açıklar, gerekli durumlarda umumî ifade ile bildirilen hükümleri tahsis eder (genel değil özel olduğunu beyan eder) ve yine cumhur-u ulemaya göre; Kur’ân’ın nâsihini ve mensuhunu yani hangi ayetin hükmen veya lafzen kaldırıldığını (nesh olunduğunu) ve nesh eden ayetin hangisi olduğunu bildirir.
2-Sünnet, Kur’ân’da asılları sabit olan farzları tamamlayıcı hükümler getirir.  Burada sünnet Kur’ân’ın tamamlayıcısı ve yardımcısı mahiyetindedir. Kur’an’da tafsilatı anlatılmayan hükümlerin tafsilatını bildiren ilaveler yapar. Mesela, Kur’ân’da abdestin dört farzı sırasıyla bildirilmiş ‘eller dirseklere kadar’ ifadesiyle miktarı bildirilirken başın meshedileceği miktar söylenmeyip sünnete bırakılmış ve abdestle ilgili diğer hükümler olan; sünnetleri, mekruhları, alınan abdestin ne ile bozulacağı gibi tafsilat sünnet tarafından tamamlanmıştır. Bunun misalleri oldukça fazladır.
3- Sünnet, Kur’ân’da bulunmayan bir takım hükümleri beyan eder. Bu maddede, Kur’ân’da olmayanı beyan etmek denilse de aslında buna verilen misallere bakıldığında aslının bir şekilde Kur’ân’da mevcut olduğu görülür. Mesela yırtıcı kuşların haramlığına dair varid olan hadisler, “ O temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar”5 ayetine râcidir. Fakat bu hükümleri Kur’ân ve sünnetten delil olmadan kat’i olarak bilmek mümkün değildir. Fakat hadislerde belirtilenlerin dışında insanların pis gördüğü şeyler yine pis kabul edilse de bunlara haram denilemez. Ancak mekruh (çirkin görülmüş) kabul edilir. Böylece denilebilir ki sünnetin açıkladığı her bir hüküm için Kur’ân’da uzak veya yakın bir asıl (dayanak) mevcuttur. Şatıbî el-Muvafakat’ında bu konu hakkında şöyle demiştir. “Sünnet manası itibariyle kitaba racîdir. O kitabın mücmel ifadelerini açıklar. Müşkilini izah eder, muhtasar beyanlarını genişletir; çünkü o kitabın bir açıklamasıdır. Buna “Sana Kur’ân’ı indirdik, ta ki insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın” 6 ayeti delâlet eder. Sünnette mevcut olan her hususa Kur’ân’da icmalî (genel) veya tafsilî (özel) bir delâlet vardır. Çünkü Kur’ân, bu şeriatin, esası ve ilk kaynağıdır… Buna göre sünnet, özet olarak Kur’ân’da vardır. Allah-u Teâlâ’nın Kur’ân’da “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” 7 buyurmasının manası da budur.”8
Bu bilgiler ışığında bakıldığında insanlara hidayet rehberi olan Kur’ân insanlara; dünya ve ahirette saadetine erebilmenin tüm detaylarını sünnet vesilesi ile bildirmiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl iyi bir kul olabileceğini Rasûlullah(s.a.v.)’ın hayatından öğrenir. Nefsine ve etrafındaki canlı cansız tüm varlıklara karşı sorumluluklarını nasıl yerine getireceğinin en kâmil örneğini O’nda görür. Her konuda ifrat ve terfide kaçmadan dengeli bir hayat yaşayabilmenin yolunu yine o göstermektedir. Ve yine Rabbimiz Allah’ın dinini üstün kılacak hareket metodunu; en saf, en kestirme, en az zayiatla ve toplum psikolojisine en uygun şekliyle O’nun hayatında bize öğretmiştir. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetini her konuda kendi sünnetine uymaya teşvik ederek şöyle buyurur: “Gerçekten ben size iki şey bıraktım ki onlara sarıldıkça asla sapıtmayacaksınız. Onlar; Allah’ın kitabı ve benim sünnetimdir.”9
Yine Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden baş kaldıranlar dışında tümü cennete gireceklerdir. Dediler ki; ey Allah’ın Rasûlü kim bu baş kaldıracak olanlar? Buyurdu ki: bana uyanlar cennete gireceklerdir, başkaldıranlar ise isyan içindedirler.” 10
Bu misyon gereği Efendimiz (s.a.v.), kendisine peygamberlik verilmesinden itibaren neredeyse hayatının tamamında hiç yalnız kalmayarak daima insanların arasında olmaya sabretmiştir. Her fırsatta ashabının arasında bulunmuş, hassaten belli başlı ibadetleri sürekli cemaatle gerçekleştirmiş, hanımları onun evdeki halinin şahidi olmuş, sefere çıksa eşlerinden birini yanına almış ve çadırında tek kaldığı zamanları dahi nasıl geçirdiğini ümmetine göstermiştir.
Bu şekilde ümmet Allah’ın razı olduğu bir kul; nasıl oturur-nasıl kalkar, nasıl uyur hangi vakitleri uyanık geçirir, gecesini-gündüzünü nasıl değerlendirir, namazda secdede ne kadar durur, Kur’ân okuyuşu nasıldır, nasıl konuşur-nasıl şakalaşır, cahillik yapanı nasıl affeder ve hatta düşmana karşı nasıl kılıç sallar?... Ve daha ahlakından şahsiyetine, kulluğundan liderliğine, yemesinden giyimine, gençliğinden ihtiyarlığına her yönünü bizzat görmüş, görenlerden öğrenmiştir.
Mübarek hayatını Allah(c.c.)’ın dinini hâkim kılmaya ve ümmetinin kurtuluşuna adayan Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selam olsun. Ya Rabbi! Her halimizle O güzel Rasûle benzeyebilmeyi bize nasip et. Kıymetsiz hayatlarımızı O’nun, uğrunda hayatını ortaya koyduğu davaya feda ederek değerli kılabilmeyi bizlere de lutfet! (Amin)

Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 11. Sayı

1-       Ebu Davut, Salât 11

2-       Buharî, Edep, 27

3-       İbni Hanbel Müsned, c.3, sf.318,366

4-       M. Ebu Zehra, İslam Hukuku Metodolojisi sf. 99-100

5-       Araf 157

6-       Nahl 44

7-       Enam 38

8-       M. Ebu Zehra sf. 106

9-       Hâkim Müstedrek 1. 93

10-   Buharî   

MÜSLÜMANIN HAYATINDA SÜNNETİN KONUMU (1)

                                                                            Kitabıyla yolumuzu gösteren ve Rasûlü ile
de bu yolu aydınlatan yüce Rabbimize hamd, Sünneti Seniyyesi ile bizlere bu dini bütün ayrıntılarıyla ve kâmil bir şekilde öğreten Allah Rasûlüne salât ve selam olsun. Ve Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi Allah ve Rasûlü’nün yolunu en güzel bir şekilde takip eden tüm Müslümanların üzerine olsun.
Kâinatı yaratan ve düzeninin nasıl cereyan edeceğini mahkûkatına ilham eden Allah(c.c.) bu şekilde bu nizamı milyarlarca yıldır muhafaza etmektedir. Kurulan bu nizamdan şikâyetçi olan da yoktur. Çünkü sistemi kuran bütün ilimlerin yegâne kaynağı olan Allah(c.c.)’tır. Kâinatta hiçbir detay ihmal edilmemiş, boş bir alan bırakılmamıştır. Çünkü hiçbir alan kanunsuzluğu kabul etmez. Orada hemen karışıklık zuhur eder ve yaşam durmak zorunda kalır. Aynı durum tabii olarak insan hayatı içinde geçerlidir. Rabbimizin insana müdahalesinin kutsal kitapları ile olduğunu biliyoruz. Bu kitapların uygulama modelini de peygamberler göstermişlerdir. Kâinat misalinde belirttiğimiz gibi insanların yaşam alanlarında da yol-yöntem gösterilmeyen bir alan kalması o alanda problemler doğmasının sebebidir. İşte hayatımızın her alanına hitap ederek bizleri hiçbir konuda şaşkın bırakmayan Allah(c.c.) bunu peygamberine kâmil bir hayat yaşatarak gerçekleştirmiştir. Vaaz edilen hükümler O’nun yaşantısında canlanmış, Kur’ân’da göremeyeceğimiz detaylar pratiğinde zahir olmuş, zorlar; onda uygulama yöntemini görmekle kolaylaşmıştır. Bu şekilde İslam’ı, hayatın her saniyesinde yaşayabilmek mümkün olacaktır. Bu durumda Allah Rasûlü’nün sünneti büyük önem taşımaktadır. O halde bu gün Kur’ân’a yapılabilecek en büyük kötülük onu Allah Rasûlü’nün sünnetinden uzaklaştırmaktır.
Sünnet Allah Rasûlü’nün söz, fiil ve takrirlerine denir. ‘Sünnet kelimesi ile yüce Allah(c.c.)’ın hak dini tebliğ etmesi ve insanlığa rehberlik yapması için gönderdiği nebinin seçmiş olduğu yol kastedilir. Diğer bir ifade ile sünnet; Allah’ın dinini anlama ve hayattaki bütün işleri uygulamada teorik ve pratik olarak Hz. Peygamberin getirmiş olduğu nebevî yöntem demektir.’1
Efendimiz(s.a.v.)’in ifadesi ile “rahat koltuklarına yaslanarak ‘Kur’ân’da ne bulursak sadece ona uyarız”2 diyenler bu şekilde Kur’ân’ı yaşam alanından çıkartmaktadırlar. O zaman Kur’ân, ya yaşayamadıkları bir kitap olacaktır ya da hükümleri, kendi kafalarına göre şekillendirerek Allah Rasûlü’nün önüne geçeceklerdir. Çünkü Kur’an ve sünnet çeşitli yöntemlerle hiçbir alanı boş bırakmamıştır. Rabbimiz, kendi hükmünü terk edenleri kınarken yanında peygamberini de zikrederek  “Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman inanan erkek ve kadına işlerinde artık başka yolu seçmek yakışmaz”3 buyurmaktadır. Buna rağmen bugün Allah Rasûlü’nün bir hükmü veya bir uygulaması olduğu halde onu terk edip başka yol tercih edenler ve bunu Kur’ân’a uymak zannedenler, bu halleriyle Allah(c.c.)’nın emrine karşı çıkmış ve Kur’ân’a aykırı bir yol tutmuş olmaktadırlar. Ayrıca kendi görüşlerini, Allah Rasûlü’nün hükmünün önüne geçirmek suretiyle Rasûlullah (s.a.v.)’e saygısızlık etmekle de kalmayıp doğru yolu bulmanın Allah ve Rasûlü’ne uymakla mümkün olacağı şartına uymayarak ‘Sırat-ı Mustakîm’den de sapmışlardır.
Kur’ân’ı doğru anlama ve yaşamayı Allah Rasûlü’nden öğrendiğimiz gibi, Efendimiz(s.a.v.)’in ümmet açısından konumunu da O’nun Ashabı’ndan öğrenmeliyiz. Allah-u Teâlâ ilk Müslümanları Peygamber’lerine nasıl davranmaları gerektiği konusunda tam anlamıyla eğitmiştir. Onlar Kur’ân’ı dinliyorlar ve onu nasıl uygulayacaklarını Efendimiz(s.a.v.)’den öğrenebilmek için yarışıyorlardı. Ayrıca hükmünü bilmedikleri bir meselede vakit kaybetmeden hemen Allah Rasûlü’ne gidiyor ve ondan aldıkları cevap hoşlarına gitsin veya gitmesin hemen uyguluyorlardı. Buhari Sahihi’nde, Ukbe b. Haris (r.a.)’ten şöyle bir olay rivayet edilmiştir. Sahabeden birisine bir kadın gelerek, hanımını ve kendisini emzirdiğini söyledi. Adam şaşkınlığından hemen Mekke’den Medine’ye gitti. Rasûlullah’a sütkardeş olduklarını bilmeden bir kadınla evlendikten sonra sütkardeş olduklarını öğrendiğinde Allah’ın hükmünün ne olacağını sordu. Rasulullah; “bu durum söylendikten sonra evlilik nasıl devam eder” buyurdu. Bunun üzerine adam hanımını uygun bir şekilde boşadı.4 Çünkü çok iyi öğrenmişlerdi ki Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiğinde o hükmü yüreğinde bir sıkıntı duymadan kabullenmek İslam’ın gereği, imanın göstergesiydi.
Sahabenin her konuda Allah Rasûlü’nü takip ettiğinin bir misalini de Akabe bey’atı esnasında görüyoruz. Hz. Osman Mekke’de olduğu için, orada bulunanlar bey’at ettikten sonra Allah Rasûlü bir elini diğer elinin üzerine koydu ve “bu da Osman’ın yerine olsun” buyurdu. Bunun üzerine Ashab: ‘ne mutlu Osman’a. O Mekke’de, biz buradayız. Şimdi bol bol Beytullah’ı tavaf eder, dediler. Efendimiz (s.a.v.) “Osman orada şu kadar yıl kalsa, ben Beytullah’ı tavaf etmedikçe o etmez” buyurdu. Ve o sırada Mekke’ye giren Hz. Osman’a amcaoğlu Eban b. Said; ‘Kâbeyi tavaf et ben seni korurum’ dediğinde, Hz. Osman ona şu cevabı veriyor ve aynı zamanda gelecek Müslümanlara da bir ders veriyordu. “Bizim büyüğümüz yapmadan biz herhangi bir şeyi yapmayız. Ne zaman ki, O bir şeyi yaparsa, bizde O’nun ardından takip ederiz.”5
Efendimizin o seçkin sahabeleri O’nun kıymetini o kadar iyi anlamış ve O’nun ağzından çıkan her bir söze o kadar adapte olmuşlardı ki Cabir (r.a.) ‘den gelen bir rivayette:“Cuma günü peygamber efendimiz minbere çıkınca cemaate “oturun” , buyurdu. O sırada mescidin kapısında bulunan Abdullah b. Mes’ud Efendimizin sesini işitince hemen oraya oturdu. Bunu gören Allah Rasûlü ise;“Abdullah beri gel” buyurdu.6 Ashabı O’nun kelimelerini, adımlarını takip etmek suretiyle kurtuluşa ermeyi umuyordu. Cennet’in yolunu en iyi bilen elbette ki O’ydu.
Yine Efendimizin vefatının ardından da sahabesinin onun hükmüne bağlılığının misalini Hz. Ebu Bekir’de görmek mümkündür. Allah Rasûlü vefatına yakın, Rumlara karşı Usame (r.a.) komutanlığında orduyu hazırlamış fakat ordu yola çıkmadan vefat etmişti. Rasûlullah’ın vefatından hemen sonra halife seçilen Hz. Ebu Bekir(r.a.)’e Ashab; ‘orduyu savaşa gönderme. Zira görüyorsun ki Allah Rasûlü’nün ölümü sebebiyle dinden dönen Araplar var önce onları yola getirmek lazımdır’ deyince, Hz. Ebu Bekir; “Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Allah’ın Rasûlü’nün göndermek istediği bir orduyu ben alıkoymam. Bunu yapmak benim için gökten yere düşmekten daha kötüdür”7 diye cevap vermiştir.
Bunlar ve benzeri birçok rivayet sahabenin Kur’ân’la nasıl beslendiklerini göstermektedir. Kur’ân, Allah(c.c.)’a itaati Peygamber’ine itaat ile birlikte zikretmekte ve bu ayetler Allah’a olduğu gibi O’nun Peygamberine itaatin gerekliliğini de açıkça göstermektedir. Nisa sûresinin 80.ayetinde;“Peygamber’e itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.”
buyrulmuştur. Peygamber’imizde bu konuyu bir hadisinde şöyle ifade eder; “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”8
 Bu şekilde İslam hukukunun dayandığı delillerde sünnet; Kur’ân’dan sonra ikinci kaynağı teşkil eder ve Ulema arasında Şârî’ (hüküm koyucu) denildiğinde; Allah ve Rasûlü, nass (delil) denildiğinde ise Kur’an ve Sünnet kastedilir.
Ayrıca Allah (c.c.); “Sana indirileni apaçık tebliğ et”9 buyurmuştur. Ona indirilenin ‘apaçık tebliğ edilmesi’, sünnetle birlikte olduğunda gerçekleşmektedir. O halde sünnet, Rasûlullah’ın tebliğine dâhildir. Rabbimiz;“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitabı ve hikmeti öğreten bir Rasûl gönderdik.”10 buyurmaktadır. Bu ayette de okumak ayrı, (açıklayarak) öğretmek ayrı birer fiil olarak zikredilmiş ve kitap dışında bir de hikmeti (sünneti) öğrettiği ifade edilerek Mü’minlere bu nimetin büyüklüğü hatırlatılmıştır. Yani; O’nun size Kur’ân’ı okuyup öğretmesi, onu doğru anlayabilmeniz ve yaşayabilmeniz açısından önemli bir aydınlatma ve çok büyük bir nimettir.
Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in fiilleri, onlara tabi olmak bakımından üç kısma ayrılır:
1- Şeriati açıklamak için yaptığı işler; namaz kılışı oruç tutuşu gibi şeriatin mücmel ifadelerini açıklayan fiilleri. Mesela Kur’ân’-ı Kerim icmalen (genel olarak) namazı kılın buyurmuş ve abdestin dört farzını bildirmiş fakat tam olarak abdestin nasıl alınacağı abdestin neyle bozulacağını, namazın nasıl kılınacağını namazdaki mekruhların (Allah tarafından hoş görülmeyen işlerin) müstehapların (beğenilen uygulamaların) neler olduğunu, namazın hangi davranışlarla bozulacağını açıklamamıştır. Allah Rasûlü bunlar gibi namazla ilgili gerekli tüm bilgileri uygulayarak bize öğretmiştir. Bir hadisinde Efendimiz (s.a.v.) İbni Mes’ud (r.a.)’a;“Elime su dökte sana Cibril’in nasıl abdest aldığını öğreteyim”11 buyurarak Kur’ân’da yazmayan bazı bilgilerin Cebrail (a.s.) vasıtası ile Allah(c.c.) tarafından kendisine bildirildiğini ifade etmektedir. Bu şekilde yaptığı dinî işler Kur’ân’ın kısa ifadelerinin açıklaması sayılır. Ve bir de bir işin, mübah ve meşrû’ olduğunu gösteren uygulamaları vardır ki, yaptığı alış-verişler bunun misali olabilir. O’nun yaptığı gibi alış-veriş yapmak Müslümanlara farz olmamakla birlikte yaptığı gibi ve benzeri uygulamaların bizim için caiz olduğunu gösterir.
2- Peygambere mahsus olduğuna dair delil bulunan fiiller; Kur’ân’-ı Kerim’de, emir sîgası ile geldiği halde Peygamberimize ait olduğuna dair delil bulunan hükümler ki bunları uygulamak Müslümanlar için caiz değildir ve Kur’ân’da bunların sayısı birkaç taneyi geçmez. Dörtten fazla evlenmesine izin verilmesi gibi.
3- İnsanlık icabı ve Arabistan’da yaygın olan geleneklere göre yapmış olduğu iş ve hareketler. Bunlar dinî uygulamalar sınıfından sayılmayarak toplumun örf ve âdeti nev’indendir ki her toplumun örf ve âdeti değişik olabilir.12
Allah Rasûlü’nü hakkıyla anlayarak takip edenlerden olmak suretiyle Rabbimizin katında bu asrın sahabelerinden yazılmayı rabbimden niyaz ediyor, bir dahaki sayıda devam etmek temennisiyle sizleri Allah’a emanet ediyorum.
Semra Kuytul -Furkan Nesli Dergisi- 10. sayı
1-Sünneti anlamada yöntem Yusuf Kardavî sf. 46
2-Ebu Davut, İbni Mâce, Darimî
3-Ahzab 36
4- el-Müstedrek c.1 sh 461
5-Hayatu’s Sahabe c.2 sf.525
6-
7-
8-
9-Bakara 151
10-Ma’rifetu Ulûmi‘l-Hadis sf. 30
11-İslam Hukuku Metodolojisi M. Ebu Zehra

İSLAM FIKHININ KAYNAKLARI (3)


2- SÜNNET-İ NEBEVİYYE
Nüzulünden asırlar sonrasında bile Kur’an’ı ve Sünneti muhafaza ederek yollarımızı aydınlatan Allah’a hamd Rasûlüne salât ve selam olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi bu kutsal emaneti bizlere ulaştıran tüm büyüklerimizin ve bugün bu sancağı teslim alan ve sonraki nesillere taşımak için gayret sarfeden tüm Kardeşlerimizin üzerine olsun.
İslam fıkhının kaynaklarını konu edinmeye devam ettiğimiz bu sayımızda İslam Fıkhı’nın dayandığı temellerden birincisi olan Kur’an-ı Kerim’i açıkladıktan sonra ikinci kaynak olan ‘Sünnet’ konusunu ele almak gerekmektedir.
Daha evvel de değindiğimiz gibi Allah-u Teâlâ Hazretleri yaşanmasını istediği hayat tarzını, kitabı Kur’an ve onun tamamlayıcısı Sünnet ile bizlere bildirmiştir. Bu şekilde bizim hayatımızda yer alan her türlü meselenin fıkhını öğrenmiş olmaktayız. Rabbimiz Kur’an ve Sünnet ile her meselenin temel noktasını beyan etmiştir. Bu konuda İbni Hazm; “Fıkhın bütün bölümlerinin ana prensipleri Kur’an ve Sünnet’te vardır” der. Her ne kadar çağ değişse, araçlar ve yaşam standartları gelişse bile İslam insanlığa hitap etmeye ve yol göstermeye devam etmektedir. Bu konuda İslam fıkhının ikinci kaynağı olan sünnetin önemi de büyüktür. Çünkü Yüce Allah, Efendimizin hayatını kıyamete kadar tüm Müslümanlara örnek kılmış ve O’nun hayatında bizlere gerekli tüm asılları ve detayları göstermiştir.
             Sünnet-i Nebeviyye, Peygamber (s.a.v.)'in sözleri, fiilleri ve takrirleri (görüp de tasdik ettileri) dir. Sünnet, hükümleri açıklama bakımından Kitab'ın tamamlayıcısı ve yardımcısı mahiyetindedir. Bu itibarla İmam Şafiî, onu, beyan (hükmü belirtme) bakımından Kitab'tan ayrı görmez; her ikisini de istidlal yani kendisinden delil elde etme yönünden bir sayar ve "nass" adı altında birleştirir. O'na göre, bunlar, hükümleri birlikte ve yardımlaşarak beyan ederler.
             Şatıbî bu konuda şöyle der: “Hüküm çıkarırken yalnız Kur’an’a bakmak ve onun açıklaması olan Sünnet’e bakmamak doğru olmaz; çünkü Kur’an küllî (genel) hükümleri ihtiva eder. Namaz, zekât, oruç ve benzeri emirleri açıklamak için ise Sünnet’e bakmak zaruridir.” 1 Bununla birlikte sünnetin konumu; sadece Kur’an’ı açıklamak değil, hüküm çıkarırken başvurulan müstakil bir aslî (delil)dir.
             Kur'an’dan Peygamber'e itaati emreden ayetler Sünnetin tek başına da hüccet (delil) oluşunu gösteren delillerdir. Meselâ Nisa Sûresinde; "Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur."2 buyrulmaktadır. Yine Nisa Sûresinin bir diğer ayetinde; "Ey îman edenler, Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olan­lara (ulu’l-emre) itaat edin.” 3 buyrulmuş ayrıca Ahzab Sûresinde ise, “Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadınlara işlerinde artık başka yolu seçmek ya­raşmaz" 4 buyrulmuştur. İşte bunlar ve benzeri nass'lar Peygamber'in buyruk­larına da uymak gerektiğini göstermektedir.
             Sünnet, bir bakıma Kur'an'dan doğmuş ve Peygamber de Sünnetle Kur'an'ın hükmünü açıklamıştır.
             Sünnetin, İslam Fıkhı’nın Kur’an’dan sonraki en önemli ikinci kaynağı olduğunu açıkladıktan sonra* bu konuda önemli bir diğer nokta daha vardır ki o da, sünnetin bize nasıl ulaştığıdır. Müslümanlar, ilk asırdan itibaren Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerine önem verdikleri gibi, bu hadislerin Hz. Peygamber'den kimler tarafından rivayet edildiğine de önem vermişler hatta bunun için özel bir ilim dalı oluşturmuşlardır. Hadisler, bizzat Peygamber'i gören sahâbîlerden, sonra onları takip eden tabiîlerden, daha sonra da teba-i tabiînden nakledilegelmiştir. Peygamber Efendimiz’e isnad ettiğimiz bir sözün bu şekilde güvenilir kimselerle bizzat ona kadar dayanması, bir kopukluk yaşanmaması önemlidir. O halde rivayet bakımından hadisler öncelikle iki kısma ayrılır: 1) Senedi muttasıl (birleşik) olanlar, 2) Senedi muttasıl (birleşik) olmayanlar.
             Burada konumuz olan, senedi kopukluk olmadan Allah Rasûlü’ne kadar dayanmış olan birinci kısımdır. Bunlar da rivayet bakımından; Mütevâtir, Meşhur ve Haber-i âhâd diye üçe ayrılır:
             Birinci kısım olan ‘mütevatir’ hadisler; sened yönünden Peygamber (s.a.v.)'e dayanır ve Peygamberimizden de çok sayıda ve yalan üzerine birleşmeleri im­kânsız olan bir topluluk tarafından rivayet edilmiştir. Beş vakit namaz ve zekâtın miktarları ile ilgili hadîs-i şerifler bunlara misal olarak zik­redilebilir. İnsanların tevatüre dayanarak kabul ettiği şeylerin eskiden beri doğruluğunu, mantıkî incelemeler isbat etmiştir; zira insan­lar, değişik mizaç ve yaratılışa sahiptir; dolayısıyla büyük bir kalabalık bir haber üzerinde birleşiyorsa bu, bizzat işittikleri içindir. Çünkü sayıca çok oluşları, duymadıkları ve uydurma bir şey üzerinde birleşmelerini imkânsız kılar. Bu itibarla mütevâtir hadisler, delil olmak bakımından hemen hemen Kur'an kuvvetindedirler.
             İkinci kısım, yani ‘meşhur’ hadisler de; bir-kaç sahabi tarafından rivayet edilmiş olmakla birlikte sonradan meşhurlaşarak, yalan üzerinde birleşmesi imkânsız olan bir ka­labalık tarafından rivayet olunmuştur. Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına göre meşhur hadis, kesin bilgi ifade eder; fakat bu, derece bakımından tevatürle hâsıl olan bilgiden aşağıdır. Kur'an'da mevcut olmayan hükümler, bu hadislerle sabit olur.
             Üçüncü kısım yani ‘haberi âhâd’ hadisler ki, bunlar da; bir - iki veya daha fazla sahâbî tarafından rivayet edilegelmiş, sonrasında da meşhur seviyesine çıkamamış olan hadislerdir.  Ahâd hadis, zannî bilgi ifade eder; kesin bilgi ifade etmez; çünkü bunların Peygamber (s.a.v.)'e ulaşmış olmasında az da olsa şüphe vardır. Bu şüpheden ötürü bil­ginler; itikadî meselelerin kesin bilgiye dayanması gerektiği için itikadî konularda bunun bir delil teşkil edemeyeceğini; amelî konularda ise ona aykırı başka bir hüküm bulunmazsa bununla amel edilebileceğini belirtmişlerdir.
             Üç imam, yani İmam Ebu Hanîfe, İmam-ı Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel (R. Anhüm) sahih hadislerin rivayet şartlarını taşıyan âhâd hadisi, delil olarak kabul ederler. Bazı durumlarda onu reddediyorlarsa bu; Peygam­ber'e ulaşma yönünden kuvvetli bir şüphe gördükleri veya daha kuvvetli gör­dükleri bir delile aykırı buldukları içindir. Bu durumda Haber-i âhâd'ı delil olarak kabul etmek için; ravilerinin adalet ve zabt vasfına sahip olması, her râvinin, kendisiyle görüştüğü sabit olan bir kimseden bizzat işitmiş olma­sı ve hadisin metninde de, din veya Kur'an'ın kesin emirlerine aykırılık bulunmaması şarttır.
             Adalet'in vasfının manası, râvinin dinî meselelerde, dinin emir ve yasaklarına önem vermesi ve bid'at ehli olmaması ayrıca yalancılıkla da meşhur olmamasıdır.
             Zabt'ın mânâsına gelince; sözü hakkıyla işitmek, sonra onu istenil­diği şekilde anlamak, sonra bütün gayretini sarf ederek hıfz etmek, sonra da onu muhafazada sebat etmek ve rivayet ederken şüpheye düş­memek için müzakere suretiyle kontrol etmektir. Buna ilaveten şer'î ve fıkhî mânâsını da anlayarak ezberlemiş olmak zabtın en üstünüdür. Bu itibarla yaratılıştan veya dik­katsizlikten, ya da müsamaha suretiyle gafleti şiddetli olan kimsenin ri­vayeti hüccet (delil olarak kabul) olmaz.  
             Sonuç olarak şöyle denilebilir ki; Sünnet, şer'î hükümleri beyan bakımından Kitab'ın yardımcısı, kitabın hükmünü beyan etmediği konularda ise hükmü bizzat beyan eden tamamlayıcısıdır. Yine denilebilir ki Sünnet'in açıkladığı her hüküm için Kur'an'da uzak veya yakın bir asıl mevcuttur. Bu görüşü, İmam-ı Şafiî "er-Risale" sinde nakletmiştir. Şâtıbî de"el-Muvâfakât"ında şöyle demiştir: "Sün­net, mânâsı itibariyle Kitab'a râcidir, çünkü o, Kitab’ın bir açıklamasıdır. Buna; “Sana Kur'ân'ı indirdik, ta ki in­sanlara, kendilerine indirileni açıklayasın.”5 âyeti delalet eder. Sünnet'te mevcud olan her hususa Kur'an'da icmali (genel) veya tafsîlî (özel) bir delalet vardır; çünkü Kur'an, bu şerîatin esası ve ilk kaynağıdır... Allah, Kur'ân'ı her şeyi açıklamak için göndermiştir. Buna göre Sünnet, özet olarak Kur'an'da vardır; çünkü emir ve yasaklar, Kitab'ın başlıca hü­kümlerini teşkil eder. Allah Teâlâ Kur'an'da, “Biz Kitab'da hiç bir şeyi eksik bırakmadık”6 buyurmuştur."7
             Bir dahaki sayıda İslam Fıkhı’nın Kaynaklarından üçüncü sırada olan “İcma”yı açıklayarak devam etmek temennisiyle Allah’a emanet olunuz.


Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 16. sayı


*Sünnet konusunda daha geniş açıklama için bkz. Furkan Nesli Dergisi, 9-10-11. sayıları İslam Fıkhı sayfası

1-  El-Muvâfakât, Ticariyye Babı, c. III, s. 369
2-  Nisa 80
3-  Nisa, 59
4-  Ahzab,36
5-  Nahl, 44
6-  En'am, 38
7-  El-Muvâfakât, c IV, s. 12, 33.