Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2013 Çarşamba

MÜSLÜMANIN HAYATINDA SÜNNETİN KONUMU(2)



Bizlere bahşettiği tüm nimetlerinden ötürü yüce Rabbimize sonsuz hamd, şanını tüm dünyada yücelttiği ve O’nun eliyle de dinini yücelttiği Rasûlüne salât ve selem olsun. Ve Allah’ın rahmeti, bereketi ve mağfireti bu dini üstün kılmak uğrunda Peygamberinin yolunu takip eden tüm Müslümanların üzerine olsun.
Çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelecek olan ümmetini sapmaktan kurtarabilmek için son derece gayret sarfeden Allah Rasûlü (s.a.v.) kıyamete kadar gelecek tüm Müslümanlar için numune teşkil eden hayatıyla yolu dosdoğru göstermiş ve yanlış anlamalara mahal bırakmamıştır. O’dan sonra gelenler, Kur’ân’da bir konuda tereddüde düşecek olduklarında doğru hükmü elde etmek için O’nun sünnetine bakmaları gerekmektedir. Bazı meseleleri sözlü ifade ettiği hadisleri ile bazı meseleleri fiilî uygulamaları ile ve bazı meseleleri de huzurunda gerçekleştirilen bir uygulamaya verdiği onay ile açıklığa kavuşturmuştur. O halde Allah Rasûlü’nün Sünneti; 1- Kavlî Sünnet 2- Fiilî Sünnet 3- Takrirî Sünnet olmak üzere üçe ayrılır.
Sünnetin çoğu kavlîdir. Mesela: “Bir kimse uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse, hatırlayınca kılsın”1 hadisi böyledir. Fiilî sünnete misal olarak Hz. Peygamberin namaz kılışını ve haccedişini verebiliriz. Kendisi de; “Ben namazı nasıl kılıyorsam sizde öyle kılın”2, “Hacc ile ilgili ibadetlerinizi benden öğrenin”3 buyurmuştur. Takrirî sünnet ise huzurunda yapılan işleri veya söylenilen sözleri reddetmemesidir ki bunun bir misali; su bulamadığı için teyemmümle namaz kılan bir kimse, namazdan sonra su bulduğu halde namazını iade etmemiş ve Allah Rasûlü bunu tasvip etmiştir. 4 Çünkü Allah Rasûlü için, konum itibariyle dinî bir meselede dine uygun olmayan bir davranış gördüğünde sessiz kalması caiz değildir.
Kur’ân açısından bakıldığında sünnetin konumu üçe ayrılır;
1-Sünnet; kitabın mübhemlerini (manası kapalı olan hükümlerini) ve mücmellerini (tafsilatı açıklanmadığı için kapalı sayılan hükümlerini) açıklar, gerekli durumlarda umumî ifade ile bildirilen hükümleri tahsis eder (genel değil özel olduğunu beyan eder) ve yine cumhur-u ulemaya göre; Kur’ân’ın nâsihini ve mensuhunu yani hangi ayetin hükmen veya lafzen kaldırıldığını (nesh olunduğunu) ve nesh eden ayetin hangisi olduğunu bildirir.
2-Sünnet, Kur’ân’da asılları sabit olan farzları tamamlayıcı hükümler getirir.  Burada sünnet Kur’ân’ın tamamlayıcısı ve yardımcısı mahiyetindedir. Kur’an’da tafsilatı anlatılmayan hükümlerin tafsilatını bildiren ilaveler yapar. Mesela, Kur’ân’da abdestin dört farzı sırasıyla bildirilmiş ‘eller dirseklere kadar’ ifadesiyle miktarı bildirilirken başın meshedileceği miktar söylenmeyip sünnete bırakılmış ve abdestle ilgili diğer hükümler olan; sünnetleri, mekruhları, alınan abdestin ne ile bozulacağı gibi tafsilat sünnet tarafından tamamlanmıştır. Bunun misalleri oldukça fazladır.
3- Sünnet, Kur’ân’da bulunmayan bir takım hükümleri beyan eder. Bu maddede, Kur’ân’da olmayanı beyan etmek denilse de aslında buna verilen misallere bakıldığında aslının bir şekilde Kur’ân’da mevcut olduğu görülür. Mesela yırtıcı kuşların haramlığına dair varid olan hadisler, “ O temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar”5 ayetine râcidir. Fakat bu hükümleri Kur’ân ve sünnetten delil olmadan kat’i olarak bilmek mümkün değildir. Fakat hadislerde belirtilenlerin dışında insanların pis gördüğü şeyler yine pis kabul edilse de bunlara haram denilemez. Ancak mekruh (çirkin görülmüş) kabul edilir. Böylece denilebilir ki sünnetin açıkladığı her bir hüküm için Kur’ân’da uzak veya yakın bir asıl (dayanak) mevcuttur. Şatıbî el-Muvafakat’ında bu konu hakkında şöyle demiştir. “Sünnet manası itibariyle kitaba racîdir. O kitabın mücmel ifadelerini açıklar. Müşkilini izah eder, muhtasar beyanlarını genişletir; çünkü o kitabın bir açıklamasıdır. Buna “Sana Kur’ân’ı indirdik, ta ki insanlara, kendilerine indirileni açıklayasın” 6 ayeti delâlet eder. Sünnette mevcut olan her hususa Kur’ân’da icmalî (genel) veya tafsilî (özel) bir delâlet vardır. Çünkü Kur’ân, bu şeriatin, esası ve ilk kaynağıdır… Buna göre sünnet, özet olarak Kur’ân’da vardır. Allah-u Teâlâ’nın Kur’ân’da “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” 7 buyurmasının manası da budur.”8
Bu bilgiler ışığında bakıldığında insanlara hidayet rehberi olan Kur’ân insanlara; dünya ve ahirette saadetine erebilmenin tüm detaylarını sünnet vesilesi ile bildirmiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl iyi bir kul olabileceğini Rasûlullah(s.a.v.)’ın hayatından öğrenir. Nefsine ve etrafındaki canlı cansız tüm varlıklara karşı sorumluluklarını nasıl yerine getireceğinin en kâmil örneğini O’nda görür. Her konuda ifrat ve terfide kaçmadan dengeli bir hayat yaşayabilmenin yolunu yine o göstermektedir. Ve yine Rabbimiz Allah’ın dinini üstün kılacak hareket metodunu; en saf, en kestirme, en az zayiatla ve toplum psikolojisine en uygun şekliyle O’nun hayatında bize öğretmiştir. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetini her konuda kendi sünnetine uymaya teşvik ederek şöyle buyurur: “Gerçekten ben size iki şey bıraktım ki onlara sarıldıkça asla sapıtmayacaksınız. Onlar; Allah’ın kitabı ve benim sünnetimdir.”9
Yine Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden baş kaldıranlar dışında tümü cennete gireceklerdir. Dediler ki; ey Allah’ın Rasûlü kim bu baş kaldıracak olanlar? Buyurdu ki: bana uyanlar cennete gireceklerdir, başkaldıranlar ise isyan içindedirler.” 10
Bu misyon gereği Efendimiz (s.a.v.), kendisine peygamberlik verilmesinden itibaren neredeyse hayatının tamamında hiç yalnız kalmayarak daima insanların arasında olmaya sabretmiştir. Her fırsatta ashabının arasında bulunmuş, hassaten belli başlı ibadetleri sürekli cemaatle gerçekleştirmiş, hanımları onun evdeki halinin şahidi olmuş, sefere çıksa eşlerinden birini yanına almış ve çadırında tek kaldığı zamanları dahi nasıl geçirdiğini ümmetine göstermiştir.
Bu şekilde ümmet Allah’ın razı olduğu bir kul; nasıl oturur-nasıl kalkar, nasıl uyur hangi vakitleri uyanık geçirir, gecesini-gündüzünü nasıl değerlendirir, namazda secdede ne kadar durur, Kur’ân okuyuşu nasıldır, nasıl konuşur-nasıl şakalaşır, cahillik yapanı nasıl affeder ve hatta düşmana karşı nasıl kılıç sallar?... Ve daha ahlakından şahsiyetine, kulluğundan liderliğine, yemesinden giyimine, gençliğinden ihtiyarlığına her yönünü bizzat görmüş, görenlerden öğrenmiştir.
Mübarek hayatını Allah(c.c.)’ın dinini hâkim kılmaya ve ümmetinin kurtuluşuna adayan Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selam olsun. Ya Rabbi! Her halimizle O güzel Rasûle benzeyebilmeyi bize nasip et. Kıymetsiz hayatlarımızı O’nun, uğrunda hayatını ortaya koyduğu davaya feda ederek değerli kılabilmeyi bizlere de lutfet! (Amin)

Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 11. Sayı

1-       Ebu Davut, Salât 11

2-       Buharî, Edep, 27

3-       İbni Hanbel Müsned, c.3, sf.318,366

4-       M. Ebu Zehra, İslam Hukuku Metodolojisi sf. 99-100

5-       Araf 157

6-       Nahl 44

7-       Enam 38

8-       M. Ebu Zehra sf. 106

9-       Hâkim Müstedrek 1. 93

10-   Buharî   

19 Kasım 2013 Salı

İSLAM FIKHI’NIN KAYNAKLARI (2)



                Gönderdiği kitabı ile insana yakışır bir medeniyetin temellerini atan Allah(c.c.)’a hamd, bu düstur doğrultusunda İslam Medeniyeti’ni inşaa eden Rasûlü’ne salât ve selam olsun.
Geçen sayımızda İslam Fıkhı’nın birinci ve en temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i açıklamaya başlamıştık.
Allah (c.c.), hayatın her alanına nüfuz eden ve yalanlanma ihtimali kendisinden giderilen Kur’an-ı Kerim ile hayatımıza müdahale ederek bize en büyük nimeti bahşetmiştir. Bazı insanlar bu nimetin büyüklüğünü idrak edebilirken bazıları ise idrak edememişlerdir. Bu sebeple yüce Rabbimiz hükmüne boyun eğmeyi insanın arzusuna bırakmamış ve istese de istemese de boyun eğip itaat etmekle mükellef tutmuştur. Çünkü her insanın aklı, doğruları, incelikleri ve hikmetleri kavrayabilecek ölçülere sahip değildir. Kavrayanların dahi imtihanda olmaları sebebiyle, engelleri mevcuttur. Bu şartlarda insan bazen doğruları göremeyecek, bazen ise onlara uymayı istemeyecektir. İşte burada yaratıcının desteği ortaya çıkar ve tek bir gerçeğin kabulü ile tüm doğrulara teslimiyet gerçekleşir. O da “Hüküm ancak Allah’ındır1 gerçeğidir. Seni yaratan seni idare etme hakkını kimseye vermemektedir. Sonsuz ilmiyle sana sahip çıkarak seni tüm yanlışlıklardan muhafaza etmek istemektedir ve A’dan Z’ye tüm hayatına yön vermektedir.
Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinin hayatımızın her alanına girebilmesi tabii olarak bizim için gerekli olan hiçbir detayın ihmal edilmemiş olmasını gerektirir ki yüce Rabbimiz bu meseleyi “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”2 ayetiyle ifade buyurmuştur. Yani her şeyin hükmü Kur’an’da mevcuttur. Fakat Kur’an-ı Kerim’in beyanı, ekseriyetle küllî (yani meselenin ana hatlarıyla) olup tafsilatlı olanları azdır. Böyle durumlarda ise sünnet devreye girmektedir. O halde Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini, beyan bakımından üç kısımda özetlemek mümkündür. 1- Tam olarak beyan edilenler; sünnet bunların tatbikatını (uygulama şeklini) açıklar. Oruç gibi.  2- Mücmel (genel olduğu için kapalı) olarak beyan edilenler; bunları ise tam olarak sünnet açıklar. Bunun misali de zekâttır. Kur’an’da genel olarak, zekât vermek emredilmiş fakat nisap ve miktarını sünnet açıklamıştır. 3- Kur’an’ın işaretle beyan ettiği hükümler ki; bunların kalan kısmını sünnet tamamlar.3 Bu şekilde hükümlerin temel kaynağı her konuda Kur’an’dır.
                Ana hatlarıyla kısımlandırıldığında Kur’an-ı Kerim’in şu hükümleri içine alır.
1- İbadetler: Kur’an-ı Kerim bütün farzları icmalî (genel) olarak emretmiş ve tafsilatını sünnete bırakmıştır. Namaz, oruç, hacc, zekat vd.’ni emretmiş fakat vakit, rükun, şartlar ve mekruhlar gibi izahatı sünnet yapmıştır. İbadetler dinin özünü teşkil eder. Fertlerin ahlakı ve toplumsal yardımlaşmanın temel direği onlardır. Dolayısıyla onları açıklamada kıyas ve şahsî açıklamalar azalsın diye Kur’an ve Sünnet birbirini desteklemiştir. Böylece ibadetlerin aslı Kur’an’la, tafsilatı da amelî ve mütevatir sünnetle sabit olmuştur.
2- Keffaretler: Bunlar mana olarak ibadetlere yakındır. Çünkü bir kısım günahların affı bunlarla sağlanmaktadır. Yeminini bozan veya yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kişinin keffaretini buna misal olarak verebiliriz.
3- Muamelat:  Malî muamelelerin adil ve mübah olan esasları Kur’an-ı Kerim’de beyan edilmiştir. Bu esaslardan birincisi halkın mallarını haksız yere yemenin yasaklanışı, ikincisi de karşılıklı rızanın olmasıdır. Buna göre yasak kazanç yolları da belirlenmiş olmaktadır. Haksız kazanç sayılan faiz, rüşvet gibi yolların haram kılınmasının yanında meşru yoldan malın artmasına sebep olan bütün tasarruflar da mübah kılınmıştır. 
 4- Aileyi Tanzim Eden Hükümler: Kur’an’ın aileyi tanzim eden hükümleri, diğer bütün konulara ait olan hükümlerden daha tafsilatlıdır. Evlenme hükümleri, nikahı caiz olmayan kadınlar, boşanma hükümleri, iddet ve eşlerin birbirlerinin mirasındaki hisseleri oldukça geniş açıklanmıştır. Kur’an’da aile hukuku kadar geniş açıklanmış başka hükümler bulamayız. Kur’an’ın aile hukukuna bu kadar önem vermesi toplumun temelini teşkil eden ailenin sağlam olması içindir.
5- Cezaî Hükümler: Kur’an suç ve cezalarla ilgili hükümleri ve suçlulara verilecek cezanın genel esasını açıklamıştır. Fertlere karşı işlenen suçların cezası eşitlik esasına dayanan kısastır. (Yani hakkı gasp edilenin hakkını olduğu gibi tazmin ettirmek ya da işlediği suçun aynısıyla karşılık vermektir.) Kamu hukukuna veya Allah’ın haklarına karşı işlenilen suçlar için verilecek ağır cezalar Kur’an’da belirtilmiş, hafif olanları ise hakimin takdirine bırakılmıştır. Kur’an-ı Kerim tayin ettiği cezalarda; can, akıl, din, mal ve nesil emniyetini sağlamak ve mağdurun hakkını iade ederek kinini dindirmek gibi hususları göz önüne almıştır. Bu şekilde, suçlarla toplumda açılan yaralar maddî ve manevî tedavi edilmiş olacaktır.
6- İdare Eden Ve İdare Edilenler İle İlgili Hükümler: Kur’an-ı Kerim, idare eden ve idare edilenler arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir kısım kaideler koymuştur. Bunlar: 1- Adalet: Kur’an; idare edenle edilenin ve bütün halkın birbirine adaletli davranmasını sağlayarak bu şekilde ‘içtimaî adalet’ denilen şeyin gerçekleşmesini ister. Bu da herkesin yaşam imkânlarına sahip olması, güçlülerin zayıfları koruması, zenginlerin fakirleri doyurması, çalışanın emeğinin karşılığını eksiksiz alması gibi konularla ilgili hükümlerle oluşur. 2- Şura: “ Onların işleri aralarında şûra iledir”4 ayetiyle insanların, gayelerine ulaşabilmek için, toplumlarına ve çağlarına göre en iyi vasıtalara ulaşabilmelerinin yollarını açmıştır. 3- Müslümanların maslahatını gözetme, 4-  Yardımlaşma, 5- Her türlü hakkın korunması. Bu konularda bir çok ayet mevcuttur ve Allah (c.c.) bunlarla toplumun refah seviyesinde idare edilmesini sağlamıştır.
7- Müslümanların Gayri Müslimlerle İlişkileri:  Kur’an din, ırk, renk ne olursa olsun insanların hakkına hürmeti emretmiştir. Müslüman olmayanları da 1- Müslümanlarla antlaşmalı yaşayanlar, 2- Müsaade alarak oturan tüccar vb. kimseler, 3- Bunların dışında kalıp Müslümanlarla savaş halinde olanlar olarak ayırmış ve her biri ile ilgili en uygun ve ıslah edici hükümlerini bildirerek adaletini tüm insanlara yaymıştır.5
                Bu şekilde Kur’an-ı Kerim’de fert veya toplumla ilgili her konuda gerekli tüm meseleler aydınlatılmış, her bir alan için sağlam temeller atılmıştır.
Allah’ın Kelâmı’nın tam olarak anlaşılması ve hükümlerinin pratize edilebilmesi için sünnetin açıklamalarının yanı sıra ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerini bilmekte çok önemlidir. Burada sahabenin konumu önem arzeder. Çünkü onlar Hz. Peygamber’e bir ayet nazil olduğunda nüzule sebep olan hadiseyi ve sebebini, sual soranın durumunu ve suali sorma sebebini bilirlerdi. Bilhassa Efendimiz (s.a.v.)’in yanında olan sahabileri, hükümler ile sebepler arasındaki münasebeti tesis edebilmişlerdir. Bu önemli ilim ile Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini doğru anlamak, ince farkların doğurduğu farklı hükümleri görmek ve hükümler arasındaki ihtilafları çözmek mümkün olmaktadır. Allah-u Teâlâ, Sebeb-i Nüzul ilmi gibi yardımcı ilimler ile de, Kur’an-ı Kerim’i ve ahkâmını (hükümlerini) en güzel bir şekilde anlamamızı sağlayarak bizlere insanın şanına yakışır şerefli bir yaşam şekline ulaşma yollarını göstermiştir. İnsanın, insanî vasıflarını muhafaza etmek ve çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık gibi her çağında maddî-manevî ihtiyaçlarını, asaletine yakışır şekilde karşılayarak medenî bir hayat yaşamasını sağlamak, insan için paha biçilemez kıymette bir nimettir.
Ekserî ulemaya göre Kur’an’ın en son inen ayeti olarak kabul edilen Maide Sûresi’nin 3. ayetinde “Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim” buyrulmaktadır.
Bu nimeti bizlere bahşeden Rabbimiz zulmün her çeşidinin var olduğu cahiliye çağını, bu mucize kitabıyla Asr-ı Saadet’e çevirmiş, tüm insanlara ve dünya tarihine bir numune olarak göstermiştir. Ve; Rahmet dokunuşuyla zulmün adalete inkılabının ve bedevî bir toplumun kardeşlik, yardımlaşma ve fedakârlık duygularının hakimiyeti ile medenî bir topluma dönüşünün mümkün olabildiğini ispatlamıştır. Bu malumat bize, bugünün kurtuluş reçetesini de bildirmektedir. Allah (c.c.);  insanın nakıs bilgisinin ve nefsanî arzularının hâkim olduğu, insana yakışır temiz hayatı her geçen gün biraz daha kaybettiğimiz ve bizi her gün daha çok uçuruma yaklaştıran Batı Medeniyeti’nden, İslam’ın adil ve nezih yaşam modeline “İslam Medeniyeti”ne davet etmektedir. Bunun yolunu da net bir şekilde göstermektedir. “O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.6
Bir daha ki sayıda İslam Fıkhı’nın ikinci kaynağı olan Sünnet ile devam etmek üzere sizleri Allah’a emanet ediyorum.
Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 13. sayı

1-       Enam, 57
2-       Enam, 38
3-       İslam Hukuku Metodolojisi M. Ebu Zehra sf. 88
4-       Şûra, 38
5-       a.g.e. sf. 90-99

6-       Maide, 49

İSLAM FIKHININ KAYNAKLARI (1)

 

 

                 1-KURAN-I KERİM                                                     
Hidayet kaynağımız, Nur, Rahmet ve Furkan olan bu Kur’ân’ı bizlere indiren Allah (c.c.)’a hamd olsun. Ve selam da başta Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in üzerine ve O’nun yolundan giderek Kur’an’a tabii olan tüm Müslümanların üzerine olsun.
‘Fıkıh’ Arapça bir kelime olup bilmek ve anlamak demektir. Yani insanın amelî yönden hak ve vecibelerini bilmesidir ve ibadetler de dâhil olmak üzere bütün şer’î-amelî hükümleri içine alır.1 İslam fıkhı; gerek ibadetler gerek ferdî veya toplumsal uygulamalar açısından her işin en doğru uygulamasının nasıl olduğunu bize gösteren ve inceliklerini anlamamızı sağlayan bir ilimdir. Her işin diyoruz, çünkü İslam fıkhının kaynağı, her şeyi yaratan ve en iyi bilen Allah’a dayanmaktadır. Yüce Rabbimiz göndermiş olduğu kitabını, yarattığı insanın fıtratına, fiziksel ve psikolojik yapısına en uygun hükümlerle donatmıştır. Bu hükümler zamanla, yaratıcının isteği doğrultusunda fakat insana menfaat sağlamak amaçlı ve hayatın bütün yönlerini kapsayan kanunları kendisinde bulduğumuz mustakil bir ilim dalına dönüşmüştür. Bu şekilde fert ve toplum açısından, benzersiz bir ‘kanunlar manzûmesi’ ortaya çıkmıştır.  İslam Fıkhı; Peygamberimiz zamanında temelleri atılan, sahabe zamanında incelikleri oluşturulan ve tabiîn zamanında da tasnif edilerek usulünün, kaidelerinin ve hükümlerinin netleştirildiği bir ilimdir. Birçok meselenin hükmü bu şekilde; ya Kur’an’dan bir ayetin veya bir hadisin delaleti (delil teşkil etmesi) ile veya sahabe ve tabiîn ulemasının delilleriyle birlikte ortaya koyduğu bir içtihad veya izah ile açıklığa kavuşmuştur.
Neticede, hükmü Allah tarafından bir kurala bağlanmayan bir mesele kalmamıştır. Bu konuda İbni Hazm; “fıkhın bütün bölümlerinin ana prensipleri Kur’an ve Sünnet’te vardır” der. Yine Kurtûbî; “Kur’an’ın icazlarından (mucizelerinden) biri de haram, helâl ve sair hükümler gibi insanlığın ayakta durmasını sağlayan ilim olmasıdır2 der. Bu açıklamalarımız gösteriyor ki İslam fıkhının kaynağı temelde sadece Allah ve Rasûlüdür.
İslam fıkhı binasının kolonları mesabesinde olan dayanak ve kaynaklarını tek tek ele alacak olursak birinci kaynağın Kur’an olduğu görülür. Kur’an’ın gönderiliş amaçlarından biri de Âlim olan Allah’ın kullarına hayatları için gerekli kanunları bildirerek medenî bir toplum inşaa etmek istemesidir. İşte bu noktada, Kur’an’ın hayatımız için ne kadar önem taşıdığı ortaya çıkar.
Hz. Peygambere (s.a.v.) vahiy yoluyla gelen, mukaddes kitap olan Kur’an; ağırlığı dağların taşıyamayacağı kadar büyük, rahmeti ise âlemlere sığmayacak kadar geniş, Ona sarılanlar için ‘Hablullah’ (Allah’ın ipi) ondan gaflette olanlar için ise ciğer yakan bir hüsrandır. İnsanoğluna bahşedilen nimetlerin en büyüğüdür.  Yaratıcıyla konuşmanın ve onun sevdiklerinin ve gazaplandıklarının ne olduğunu anlamanın yegâne yolu onu okumaktır. Maalesef onun kıymetini dağ-taş bildi de onun asıl muhatabı olan insan hakkıyla bilemedi.“Şayet biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz.”3              
Kur’an’ın hayat kitabı olduğunun delillerinden biri de toptan indirilmemiş olmasıdır. Kendisi için zemin hazırlanmamış ve teslimiyet gerçekleşmemiş olan toplumlara en mükemmel kanunlar dahi fayda etmeyecektir. Hayatı değiştirmek fikirleri değiştirmek kadar kolay değildir. Yeni hayat tarzı eski alışkanlıkların bırakılmasını gerektirir ki, yanlış alışkanlıkları terk edebilmek ve doğru bir hayat tarzına geçiş yapabilmek, teslim olmuş insan için bile çok meşakkatlidir. Bu sebeple kolaydan zora doğru bir tedricilik gerektirir. Bu şekilde hem alışmak, özümsemek gerçekleşecek ve toplumsal yapı buna göre şekillenerek insana uygun medenî bir hayata ulaşılacaktır. Fıtratı bilen Allah (c.c.), kanunlarını insanın tepesine toptan indirmemiş, yağmurun damla damla toprağa karışması gibi hayatımıza mükemmel bir şekilde yerleştirmiştir. Ahkâmını yeri geldikçe ve sırasıyla indirmiş ve tamamını yirmi üç seneye yaymıştır. Kur’an’da başka bir açık bulamayanlar bu mükemmel terbiye metodunu bir kusur olarak saymak istemişlerdir. “İnkâr edenler dediler ki: ‘Kur'an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?’ Biz onunla kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için böylece (ayet ayet indirdik) ve onu belli bir okuma düzeniyle (tertil üzere) düzene koyup okuduk.”4
Bununla irtibatlı olarak Kur’an’ın mekkî sûrelerinde ahkâmdan çok bahsedilmediğini görürüz. Medenî ayetlerde ise ahkâm ayetleri ardı ardına inmiştir. Mekke’de inen ayetlerin en belirgin ve ortak özelliği daha çok iman esaslarının üzerinde durması, Medine’de inen ayetlerin ağırlık noktası ise İslam hukukunu yerleştirmeye çalışması olarak görülür. Bu özellikler, ayetlerin insanların ihtiyaçlarına göre ve önceden çizilmiş bir plan gereği peyderpey indiğinin delilidir.
Mekke’de otorite müşriklerin elindeydi. İnsanlar Rablerini tanımaktan uzaktı. Kendilerini doğru yaşamaya teşvik edecek olan, ölümden sonra dirilişe ve hesap vereceklerine de inanmıyorlar ve bu sebepten pervasız yaşıyorlardı. Allah (c.c.)böyle bir topluma emirlerini yükleseydi hükümler indiği gibi reddedilebilirdi. İki dönem arasındaki bu ayrım bir toplumda hükümlerin uygulanabilmesi için önce, otoritenin her yönden Allah’a verilmesi gerektiğini gösterir. Çünkü tanımadan, tam bir güven hâsıl olmadan, sevmeden ve korkmadan teslimiyet gerçekleşemez. Bu sebeple Allah (c.c.) Mekke’de namaz demekten çok ‘Allah’tan başka ilah yok’ demiştir. Bugün İslam fıkhından bahsederken tevhidden bahsetmeyenler İslam’ın yaşanmasını istediklerini zannetseler de yüreklerde ve yönetimde hüküm koyma hakkı Allah’ın olmadığı müddetçe İslam yaşam alanına geçemeyecektir. Önce hayatımıza yön veren diğer otoritelerin baskısı kalkmalıdır ki Allah’a boyun eğiş gerçekleşsin ve O’nun hükümleri toplumumuzu ihya etsin. Namazın, orucun, haccın fıkhî hükümlerini anlatanlar bu noktayı unutmamalıdırlar.
Kur’an-ı Kerîm’in tevatüren nakledilmiş olması en güvenilir kaynak olduğu inancımızı kuvvetlendirmektedir. Kur’an, Cibril (a.s.)ile Allah Rasûlüne vahyolunduğunda, Efendimiz (s.a.v.) onu tamamen ezberlemiş ve vefatından evvel tamamını Cibril (a.s.)’a dinletmiştir. O’ndan sonra ashabından birçoğu, gerek tamamını gerek kısımlarını ezberlemiş ve tamamı henüz Efendimiz (s.a.v.)hayatta iken kırk kadar vahiy kâtibi tarafından yazılmıştır. Sonraları nüshaları çoğaltılarak dünyanın dört bir tarafına dağıtılmıştır. Aynı şekilde sahabeden sonraki nesil olan tabiin nesli de onu ezber etmek ve manalarını Allah Rasûlü ve ashabı gibi anlamak konusunda titizlik göstermiş ve bunun için özel eğitim merkezleri kurmuşlardır. Bu şekilde Kur’an-ı Kerîm, “Doğrusu Kur’an’ı biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz5ayeti gereği tahrif edilme ihtimalinden tamamen uzaklaştırılmıştır. ‘Yalanlanması mümkün olmayacak kalabalıklar tarafından’  yani tevatüren nakledilmiş olması, onu koruma altına almış ve değiştirilme ihtimali akıl tarafından da reddedilmiştir.
‘Kur’an’ın tevatür yoluyla gelişi, ona kat’i bir sened vasfı kazandırmıştır. Sened bakımından tevatüre dayanan bir şey üzerinde şüphe edilemez. Aynı şekilde Kur’an’ın kıraatleri yani farklı okunuş tarzları da mütevatirdir. Allah-u Teala, Kur’an’ı bu şekilde mütevatir olarak korumakla İslam fıkhının ana direğini muhafaza etmiştir. Her konuda İslam’ ın ölçüsü bu kitaptır. Bir şeyin İslam’dan sayılıp sayılmayacağı bununla ölçülür.’6
"İşte bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Öyleyse ona uyun ve sakının ki, merhamet olunasınız." 7

Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 12. sayı

1-       İslam Hukuku Metodolojisi M. Ebu Zehra sf. 11
2-       El cami’li Ahkamu’l Kur’an , c.1 sf. 75
3-       Haşr, 21
4-       Furkan, 32
5-       Hicr, 9
6-       A.g.e.M. Ebu Zehra sf. 80
7-       En'am, 155

AHKÂMU’L KUR’AN



Bizleri halifesi seçmekle şereflendiren, Kur’an mucizesi ile de karanlık yollarımızı aydınlatan yüce Rabbimize hamd, ‘Yaşayan Kur’an’ olma vasfıyla bizlere öncülük ve önderlik yapan peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’e salât ve selam olsun.
Kur’an’ın her yönden eşsizliğini konu edindiğimiz bu sayımızda Kur’an’ın en büyük mucizelerinden olan İslam Fıkhı’nın eşsizliğine değinmeden geçmek mümkün değil. Kur’an her alanda olduğu gibi bu alanda da alternatiflerini darmadağın etmiştir. Tarih boyunca insanlık daima yönetim sorunları yaşadı.  Zalimlerden,  sömürgecilerden, hak hukuk tanımayan yöneticilerden çekmediği kalmadı. İktidarı eline alan istediği gibi at koşturuyordu. Güçlü olan zayıfı ezmekten çekinmiyordu. Çünkü hesap vereceği bir makam tanımıyordu. Kendilerini yegâne hâkim görmek onları büsbütün şımartıyordu. Fakat kulları için her hayrı yaratan Allah (c.c.) daima peygamberler göndermek suretiyle bu karanlık gidişatlara müdahale etmişti. Fakat o çağların zalim ve menfaatperest hükümdarlarının saltanat sevdası o yüce peygamberlerin önüne daima set olarak çıkıyor ve insanlığın kurtuluşu için çetin mücadeleler verilmek zorunda kalınıyordu.
Yüce Allah kıyamete kadar geçerli olacak ve eşsizliği ile insanlara meydan okuyan kitabı ile son peygamberini gönderdi. Bu kuvvetli darbe küfrün belini kırmayı başarmıştı. Üç kıtaya hâkim oldu, insanlığa selamet getirdi. Hatta düşmanını bile himayesine girmeye özendirir hale geldi. İstanbul’un fethi esnasında Bizans’ın Hıristiyan halkına “Bizans’ın haçındansa Osmanlının sarığını görmeyi tercih ederiz” dedirtecek bir adalet, emniyet ve istikrar sağlayarak kendisine gıpta ettirdi. Yaratan bilmez mi? Kulu ne ile rahatlayıp huzur bulacak, neyden korkacak ve neyi arzulayacak! İşte sunduğu eşsiz ahkâmı ile tüm hedefleri tam 12’den vurdu. Ona şahit olanlar her defasında ‘işte bu’ diyorlardı. Aradığımız çözümlerimiz, kazançlarımız, galibiyetimiz ve her türlü sorundan kurtuluş reçetemiz işte bu!
Libya Arap Cumhuriyetinden bir heyetin, İslam’ın yasalarını inceleme sonucu yaptığı açıklamada şu ifadeler yer almaktadır: “İslam fıkhı 14 asır gibi uzun bir zamanın tecrübe ve birikimine sahiptir. Bu hukuk yeryüzünün hemen hemen bütün bölgelerinde yaşadı. Ovalar, vadiler, dağlar, çöller, değişik iklimler ve birbirinden çok farklı gelenek ve göreneklerle karşılaştı. Her toplumda, toplumların temel özelliklerini gözeterek fakat kendi özünü asla zedelemeden değişik hayat şekillerine büründü. Zorluk ve rahatlıkla, ilerleme ve gerileme ile eş zamanlarda bulundu ve bu devirlerin bütün hadiseleri ile yüz yüze geldi.
İslam fıkhı bu olaylardan istifade etmeyi başarmış, son derece zengin, sağlam ve eşi bulunmaz bir fıkıh olabilmiştir. Bunun içindir ki her toplum ve her memleket, kendi problemlerinin en uygun ve en kolay çözümünü İslam fıkhında bulur.
İslam fıkhı hâkim olduğu her çağda, ne sosyal hayatın gerisinde kalmış, ne de ortaya çıkan ihtiyaçları ve arzuları çözüme kavuşturmaktan aciz kalmıştır.” İslam hukuku Yusuf el Kardavî sh. 25
Allah (c.c.) altı yüz sahifelik bir kitapta mucizevî bir şekilde açıklık getirmedik bir alan bırakmamıştır. Az kelam ile o kadar meseleyi halletmiştir ki, bu Kur’an’ın bambaşka bir mucizesidir. Bir ferdin karşılaşabileceği her türlü soruna çözüm üretmek şöyle dursun yüce hikmetin aldığı tedbirlerle problemler daha doğmadan bertaraf edilmiştir. Mesela batı, tüketimi arttırmak için toplumunu maddeperest yapmaktan kaçınmamış, neticesinde dünyaya âşık olan nesiller biraz mahrumiyet durumunda işi intihara kadar götürmüşlerdir. Bu problemin çözümü için psikologlar yetiştirilmiş fakat psikologlar ne vakaların çokluğuna yetişebilmiş ne de köklü çözümler üretebilmişlerdir. Fakat İslam başta israftan sakındırarak tüketim çılgınlığını frenlemiş sonra dünyaya geliş amacını ve dünyanın gerçek yüzünü öğreterek hakikî hayata yönlendirmiş, mal harcayarak tatmin olmak isteyen fakat hali, tuz yedikçe daha çok susayana benzeyen insana hitaben; “Kalpler ancak Allah’la, Allah’ı anmakla mutmain olur” ? diyerek doyumun merkezini göstermiştir. Batının kısır kanunları önce insanın psikolojisini bozmakta sonra tedavi etmek için bin bir gayret sarf etmektedir. Buna rağmen intiharların önüne geçememektedir. İslam Fıkhı’ndaki Seddi Zerayi kaidesi, bunun gibi meseleleri ön tedbirle hallederek problemin doğmasını önlemenin ilmini öğretir. ‘Terim olarak zerayi; haram veya helale vasıta olan şeyler olarak tanımlanabilir. O halde buna göre harama vasıta olan haram, helale vasıta olan helal ve vâcib için zarurî olan vâcib olur.’ (İslam Hukuku Metodolojisi  M. Ebu Zehra sh.246) Helal ve haramlar insanlar için maslahatı temin ve mefsedeti (kötülüğü) def maksadına dayandığı için bu yol ile insanların iyiliği için gerekli olan tüm uygulamaların önü açılırken toplumu veya ferdi fesada götürecek her türlü işin önü kapatılmış olmaktadır.
Bu çağın insanları şaşıyorlar mı? Acaba bu Kur’an 14 asır öncesinden kendisinden sonra gelecek olan nesillerin karşılaştıkları veya karşılaşacakları tüm meselelere nasıl hükümler üretmiştir? Bu kadar meseleyi bünyesine nasıl sığdırmıştır? Bu hakikaten acîp (şaşılacak) bir meseledir. Peki, koca bir ağacı küçük bir çekirdeğe sığdıran Allah’a mı şaşıyoruz?
Bazen bir kelimeye birkaç mana yüklemiş, bazen bir hükmün püf noktasını göstermiş, bazen hükmün sebebini (illetini) açıklayarak benzerleri ile kıyas edilmesini sağlamış ve bu şekilde hükümlerini cihanşümul kılmıştır. Tespit edilen temel sınırların muhafazası şartı ile bu alanda ehliyet sahibi, uzman âlimlere yetki ihsan ederek fer’i (detay) meselelerin çözümlenmesini de sağlamıştır. Bütün bu yollarla, Kur’an ve Sünnete göre içtihad ve istinbat (hüküm elde) etme yolunun kapanmamasını sağlamaktadır.
Ayrıca Yüce Rabbimiz kitabının ahkâmını sadece yazılı olarak değil, yaşayan Kur’an (Allah Rasulü) ile indirerek gözlere gönüllere işlemiş ve meselelerin tam manası ile anlaşılmasını ve her detayı ile açıklanmasını sağlamıştır. Onun hayatında birçok meselenin misalini göstermiştir.
Yaratanın kitabı Kur’an! Ona alternatif olabilmek ne mümkün!
Bu durumun tamamen farkında olan İslam düşmanları, Kur’an ile karşılaşmanın getireceği sonuçlardan korktukları için onunla karşı karşıya gelmekten daima kaçtılar. Kur’an’la karşı karşıya gelenlerin mağlup olması kaçınılmazdır. Bu sebeple Kur’an’ın hükümlerinin, alternatif hükümlerle tartışıldığı programlar, seminerler göremezsiniz. Ya da bu konuları ancak, dininin yüceliğini anlamamış, aşağılık kompleksi içinde olan hocalar(!) ile tartıştıklarını görürsünüz. Bu durum başka türlüsüne güç yetiremediklerinin delilidir. Kur’an asırlardır galiptir. Kur’an’a hakkıyla tâbi olanlarda galip geldiler. Kur’an nasıl ki muhataplarını eşsiz medeniyetine hayran bırakıp boyun eğdiriyorsa, ona sımsıkı sarılanların mağlubiyetten korkması nasıl mümkün olabilir.
Yüce Rabbimizden; elimizdeki eşsiz servet ve kuvvetin kıymetini bilmeyi bizlere nasip etmesini temenni ediyorum. Allah’a emanet olunuz.
Semra Kuytul Furkan Nesli Dergisi 8. sayı